Son 3 kayıttan ikisinde Mine'ye yazdıklarımı yayınlamıştım, bu kez Buyçe'ye yazdığımdan bir bölümü (başına açıklama amaçlı bir paragraf ekleyerek)


sayfa1/7
d.ogren-sen.com > öykü > Evraklar
  1   2   3   4   5   6   7
Bırakıveriyorum Kendimi

yazan memdali

Son 3 kayıttan ikisinde Mine'ye yazdıklarımı yayınlamıştım, bu kez Buyçe'ye yazdığımdan bir bölümü (başına açıklama amaçlı bir paragraf ekleyerek) yayınlıyorum...

Gripin'in "Sen Gidiyorsun"u çok dinliyorum şu aralar, gidecek olan ben olsam da anlamlı geliyor bana. Geride bırakacaklarım bana bu şarkıyı söyleyecekmiş sanki, gittiğim için şikayetler edeceklermiş gibi... Geride kimi bırakıyorum dersen, vardır birileri elbet beni de seven ya.. Kalmıştır yani üç beş kişi...

Yeniliğin heyecanı var tabii ki, hem negatif hem pozitif yönde… İnsan belli yaşa gelince değişikliğin her türlüsü zor geliyor ya, ben komple bir değişikliğe kalkışıyorum. Daha önce hiç bulunmadığım bir şehre, hiç yürümediğim sokaklara ne kadar ev, ne kadar yuva diyebileceğim bilemiyorum… Yine de denemek zorundayım, belki iyi olur değişiklik :)

Hep bi şekilde güvenceci biri oldum; hep bi şekilde bir yere ayağımı basmak, sırtımı dayamak istedim.. Bu kez böyle bir şey olmayacak ve her şey belirsiz durumda… Bu belirsizliktir ya insanı korkutan; başına ağrılar, ellerine titremeler getiren, gece gözlerin açık tavanı seyretmeni sağlayan…

Her durumda belirsizlik var hayatımda; kalsam da ağrılar, titremeler, seyretmeler eksik değil ki.. Bir cesaret, bir gayret bunu da deneyeyim dedim; daha sonraki “keşke”lere fırsat vermemek için..

Yani, bırakıveriyorum kendimi değişime, belkilere.. Yeni zeminler, yeni duvarlar bulabilecek miyim, birlikte göreceğiz… ;)

Yıldız ekleBeğenPaylaşNotla paylaşE-postaEtiket ekle

12 Oca 2011 10:48

Zeitgeist

yazan memdali

Din insanları, görünmez bir adamın varlığına, gökyüzünde yaşadığına, hayatınızın her gününün her dakikasında sizin yaptığınız her şeyi izlediğine gerçekten inandırmıştır. Ve, yapmanızı istemedği on maddelik bir listesi vardır. Eğer bunlardan birini, herhangi birini yaparsanız, zamanın sonuna kadar acı çekip yanarak çığlıklar atmanız için sizi göndereceği ateş, duman, kül ve işkence dolu özel bir yeri vardır.

... Ama o sizi sever.

Sizi çok sever ve paraya ihtiyacı vardır!

- George Carlin

Not: Ne kadar başarılı çevirdim, bilemiyorum.

Yıldız ekleBeğenPaylaşNotla paylaşE-postaEtiket ekle

11 Oca 2011 19:05

Fazla şişirilmiş balon

yazan memdali

Fazla şişirilmiş bir balon gibiyim ya şu aralar.. içime şişirirlerken neler sokuşturdular ben bilmiyorum, şişirenler düşünsün diyeceğim mecburen, ben patlayınca onların üzerine sıçrayacak. Bunu düşününce hınzır bir sırıtma oturuyor yüzüme; o hiç olamadığım kötü adamların başlarını arkalarına atıp nihohaha sesleri ile gülebilmek istiyorum ya, ne alakaysa bahçem dediğim balkon saksılarımın içindeki boynunu eğip site bahçesinde güneşin tadını çeşitli oyunlarıyla çıkaran çocuklara bakan papatyalarım geliyor gözümün önüne.

Ne alaka? çözümlemek lazım ya şu ara ne o kafa var, ne o istek… Aha bak yine, bişeyler daha sokuşturdular içime, ulan yeter şimdi sıçrayacam üstünüze içimde ne varsa hepsiyle… Keyifleniyordum ya bikaç gündür, yine kaçırdılar tadımı.. Kimler üzdü seni diye sorma sakın, “ben ve herkes” dışında bişey diyemiyorum…

Hani demiştim ya, “artık beni üzen şeyler sadece kendi yaptıklarım, başkalarının bana yaptıkları değil”.. Güzel bi cümleydi, güzel bi karardı, değil mi?... Değil… Çünkü, devamında “başkaları artık beni üzemesin” diye insanlardan bir kaçış da geliyor. Başkaları için nedir durum bilmiyorum ama benim için “insansız” yaşamak mümkün değil, o yüzden keyiflendikçe, kendimi toparladıkça yine insan ilişkileri kurmaya yelteniyorum ama sonuç yine aynı oluyor… “İnsanlar suçlu değil demek ki, benim”.. ya da “benim artık insanlar arasında yerim yok”.. ya da “ben insan değilim galiba” gibi sonuçlar çıkıyor bundan…

İnsan öyle ise, ben öyle yapamıyorsam… 1+1, sonucu belli.. her ne kadar bir artı bir’in iki etmediği konusunda saatlerce konuşmuş olup karşımdakini ikna etmeyi defalarca başarmış olsam da, bu kez karşımdakini ikna edemiyorum.. kendimi….

Bana insanların koyduğu isimlerle yaşayamıyorum, insanların benden beklentilerini gerçekleştiremiyorum, kimseye bir şey vaat etmemiş olsam bile benden talep edilmiş şeyleri sağlayamıyorum… Yalnızlığın ötesinde bunun olduğunu söylemişlerdi.. ama söylenmesi değil yaşanması gerekmiş ya bir şeylerin, işte yaşamak böyle şeylere dönüştürüyor insanı.. Uzak, soğuk, tatsız, eğlencesiz, ayakta durmaya çalışan (kıyıda bir köşede)… hayatı ancak küçük detaylarda, kısacık anlarda yaşayabilen… hayatın tadına küçücük şeylerde varabilen, beklentileri/talepleri azalmış… ama yine de incinmeye açık, incinmeye hazır… “Beni bu noktadan incitebilirsiniz”, “şuram daha hassastır en çok orası acıtır”, “şuradan vurursanız hemen kırılır yıkılırım” diye bağırıyorum galiba.. Neon ışıklı yanıp sönen oklar dizmişim etrafıma, koca koca pankartlar açmışım kör gözün görebildiği….

Başka bir şey olamaz, her şey tekrar, tekrar, tekrar ve tekrar olduğuna, aynı şeyi yaşadığıma / yaşatıldığıma göre… Daha da mı uzak olmak lazım? daha soğuk? Daha köşeye mi kaçmak lazım?... ya da artık ayakta durmaktan vazgeçip veda etmek?

Ben en iyisi kombiyi azcık daha açıp soğuğu da dünyayı da bir kez daha dışarı hapsedeyim… Bir fincan daha kahve yapayım, şöyle yaz geceleri gibi koyu ve sıcak, üstelik en yıldızlısından… Bir parça çikolata yiyeyim, yine koyu, yine sıcak ama kaybolmak istediğim ormanlarda yetişen ekşi tadlarda.. Çiçeklerime de su vereyim, bu havada inatla yeşil kalmaya hatta çiçeğe durmaya kalkışmalarına ödül olsun… Güzel bir müzik açayım hem çiçekler hem kendim için; şöyle sakininden, evin içini dolduracak, ağır ama etkilisinden… Sonra gidip bir kez daha uzun bir duş yapayım, üzerime yapıştırılmış kirleri akıtması için bu kez daha sıcak olarak… Sonra kokularına göre yaptığım alışverişten bir yemek hazırlayayım kendime, çıtır ekmekli, söğüş domatesli…

Bunlar kaldıysa elimde, kendime hala yaşadığımı hissettiren, onlara tutunayım o zaman… Kayıp gitmeye, sönmeye, çökmeye hazır ya da istekli olmadığıma göre…

Elden, dilden başka ne gelir ki…

Yıldız ekleBeğenPaylaşNotla paylaşE-postaEtiket ekle

03 Oca 2011 19:11

Limonlu Naneli Şekerli bir Hayat

yazan memdali

Neden yazmışım, niye böyle yazmışım bilmiyorum ya.. Sevgili Mine'm bunu geri göndermiş bana, bu tadda bişeyler yazmamı istiyormuş... Yazın 50 derece sıcakta onları yazmışım, şimdi kışın 0 derecesinde ne yazarım bilemedim ya, buraya almak istedim....

Not: Limonlu, naneli ve şekerli olan şey aslında çay...

From: memdali

To: mine

Subject: RE: limonlu naneli şekerli bir hayat

Date: Tue, 3 Aug 2010 12:27:05 +0300

Ha ha...

Mesaj alındı. Acaba yaşıyor mu kontrolü yapıldı, dışarıya bir şey hissettirilmemeye çalışılsa da “ulen ben mektup bekliyorum” hissi yaratıldı, sonra sohbete fırsat yaratmadan uzaklaşılıp asıl istenin mektup olduğu ortaya konuldu. Pek küsel...

Ama pek sıcak; yakında beynim kulaklarımdan akacak ya da tüm vücüdumu kova içinde buzdolabına koyup donmamı bekleyecekler... Altyapı problemleri de had safhada; dün elektrikle uğraşıyorduk bugün su yok.. Gaz zaten yoktu, nerden tuttum da geldim ben bu semtin bu köşesine bilmem ya, aklımı şey edeyim...

Millet tatilde, ben evde sıcakta pinekliyorum.. Gidemediğim için milleti kıskanmıyorum da, bütün müşterilerim de tatil modundalar... Çalışıp para kazanmam lazım, peşlerinde koşturmaktan helak oldum tık yok.. Bilmemne beyler ve hanımlar para yok diye işi 3 kuruşa yaptırmaya çalışırken 2şer 3er hafta tatillere gidiyorlar, deliriyorum...

Sıcaktan mıdır bilmem aklımdan garip garip komik düşünceler geçiyor. En ufacık detayı görüp ya da kısacık bir cümleyi alıp onunla ilgili saçma sapan eğlenceli ve komik şeyler türetiyorum.. Hep ciddi oluşuma bakılırsa bana yakışmayan bi davranış bu. Etrafımdaki 2-3 kişiyi güldürebiliyor olmama bakılırsa aslında hep böyle mi olmam lazım acaba diyorum...

Tahammülsüzlük ağır bi konu şu an için. Kafamı salladıkça beynimden guluk guluk sesler geliyor.. Nasıl seslermiş, “guluk”.. Katlanamama, sabır, anlayış, empati, cahillik, dışlama diye başlayıp giden bir dizi kelime/kavram sonrası aslında bir normalleşme isteği ve alışkanlıkların bozulmasına direnç var... “Ben mutlu mesut standart yaşamımı sürüyorum, hep böyle gitsin” diyenlere özgü bir davranış belki de.. Kim tepki göstermez ki buna, sonuçta çaba göstermen gerekir, kendini zorlaman gerekir yeni koşullara uyabilmek için.. Kimsenin de işine gelmez ki bu.. Asıl nokta ise bu değişime/yeniliğe/alışkanlık bozumuna nasıl tepki verildiği.. İnsanın özü orada ortaya çıkıyor, içinde ne olduğu gösterdiği tepki ile belirleniyor. En basitinden kaba dersin, öküz dersin, uyumsuz dersin, faşist dersin, ya da ne istersen...

Ağır konu oldu bu hava için, oysa ben iç dekorasyon, bahçe, yemek tarifleri, moda, pop müzik konuşmak istiyorum... İçi boş, dışarıdan süslü laflarla serçe parmağım havada ingiliz fincanlarından seylan çayı içmek istiyorum. Bir elimde yelpazem, diğeri ile yüzümün yarısını kapatan gözlüklerimi başımın üzerine iitip “ay hayatım bak ebrunun kocası var ya...” diye başlayan sohbetler etmek istiyorum.. Bu sıcak başkasını kaldırmıyor...

Afrikadan getirttiğim zenci kölem bugün ortalarda yok, bana palmiye dallarıyla yelpaze yapardı. Fransız aşcım şoförle kaçmış yoksa şimdi soğuk aperatifler atıştırıyo olurdum. Nitrojenle özel soğutulmuş banyomda papatya kokuları içerisinde applemartini yudumlar aşkımemnunun tekrar bölümlerini tavana monte ettirdiğim 500inç televizyonumdan seyrederdim..

Tenime değen kumaşın bu kadar sıcak olabileceğini aklıma getirmeyen beynim böyle şeylere çalışıyor sadece. Ufak bir esinti çıktığında, soğuk içecek dolu bardağı elime aldığımda ya da klimalı bir mekana girdiğimde saniyelik olarak farkına varıyorum dünyanın...

“Diğer tarafa bu kadar hazırlık yaptığımız yeter, zaten bizi çıra olarak kullanmaya niyetlisin” haykırışları atmak istiyorum, ama o da izne çıkmış... Sıcağa bile tahammülsüzüz be yaw, hele ben şu günlerde özellikle.

İçim bir dışım bir... Elim de dilim de aynı... Bu kez de böyle olsun, sonuçta ben, bugünlerde, buyum.

Sevgiler,

M.

Yıldız ekleBeğenPaylaşNotla paylaşE-postaEtiket ekle

27 Ara 2010 18:34

Neyleyim....

yazan memdali

Canım benim güzel annem,

Bir solukuk izin ver.

Analık hakkınla bağlama beni.

Aşk

dedim,

sevda dedim;

Umut

dedim,

kavga dedim.

Elimde gençliğim vardı;

Onu verdim.....

Neyleyim.

http://www.youtube.com/watch?v=bBOaIJ6jJXk

Yıldız ekleBeğenPaylaşNotla paylaşE-postaEtiket ekle

24 Ara 2010 19:46

Çöküntü

yazan memdali

Blog camiasında yaygın olduğu üzere; "bu sabah uyandım", "bugün yemek yedim", "bugün bi hatun gördüm offf taş gibiydi" gibi şeyleri yazmayı sevmiyorum/tercih etmiyorum aslında. Hep iç dünyam, düşündüklerim ya da yarattıklarım üzerine yazmak istiyorum ama arada başka şeyler de kaçabiliyor. Bir ara Kostak ile ilgili yazdıklarım şikayet edilmişti ya, onun gibi... Yine o tarz bir yazı olacak...

Kendine bir yol çizmeye çalışırsın, amacın bir yere varmaktır ama o yerin ne olacağını bilemiyor/planlayamıyorsundur. Önemli olan yolda ilerlemek dersin, durmak sana bir şey kazandırmayacaktır bilirsin.

Birileri geçer gider yanından, bazılarını farketmezsin bile. Kimi kolundan tutup seni durdurmaya çalışır, kimi sırtına binmeye. Nadiren birileri "terlemişsin al bi bardak su iç" der. Bazen eski tanıdıkları görürsün, artık seni tanımak istemeyen.

Ayağın takılır yoldaki engellere bazen, bazen koca çukurlar olur üzerinden atlamaya çalıştığın (ve beceremediğin). Yüzün koyun kapaklanırsın bazen, ağzına burnuna toprak dolar. Bazen ellerinle korunmaya çalışırsın, avuçların yara olur...

Yine de "kalkmak lazım" dersin ya, demen gerektiğini düşünürsün. Yola devam etmektir önemli olan; kanayan dizlerin, kanayan avuçların, gözündeki toz değil..

İşte öyle bir gün(dü) bugün. Tekrarından kaçınmak gerek, ama önce yola devam etmek...

Bir ayak diğerinin önüne.... Sonra diğeri....

Yıldız ekleBeğenPaylaşNotla paylaşE-postaEtiket ekle

11 Ara 2010 09:00

Sezonun ilk karı

yazan memdali

11 Aralık 2010 sabahı, saat 08:49 itibarı ile Eryaman'dan bir görüntü, "sezonun ilk karı"...

Yıldız ekleBeğenPaylaşNotla paylaşE-postaEtiket ekle

15 Kas 2010 22:06

Bugün Hayat

yazan memdali

Aslında, günlerim nasıl geçiyor anlatmak isteği ile başladım yazmaya... Kendi küçük eğlencelerimi... Olmayan düzenimi... Olmayan gelecek planlarımı anlatmak istiyordum... Hayatımda ilk defa bir evin bana büyük geldiğini hissettiğimden, yine eski çalışma tempoma dönüp günde nerede ise 16 saat çalışıp araya da garip bir hayat sıkıştırdığımdan, çok yorgun olduğumdan ve yine kilo verdiğimden başlayacaktım... Net, kısa ve açık bir şekilde; şunu yaptım, şu haltı yedim, başıma bu geldi, şunu gördüm... Sonra yine hayat cümleleri dökülmeye hazırlandı parmaklarımdan...

Konular aynı konulardı, daha önce defalarca yazdığım şeylerin farklı durumlarıydı sadece:

Eskiden yalnızlıktan şikayet edermişim, "gündüzleri kalabalık arasında yalnızken...." diye başlayan cümleler kurarmışım... Aslında yalnızlığı tek kişi ile paylaşıyormuşum, onu hayatımın olmasa da günümün merkezine koyuyormuşum; gece yine yalnızmışım - ona o kadar değer veriyormuşum ama gecemi onunla paylaşamıyormuşum... Ve o geceler hiç kolay geçmiyormuşş... Gün olsun da ona kavuşayım diye düşündüğüm çok oluyormuş. Ama, o da artık hayatımda olmayanlardan biri oluvermiş, bense onu özüyormuşum... Kavuşmayı sağlamam mümkün olmadığı için acıyı yoketmenin yollarını keşfetmeye başlamışım... Ve, ilk yok olan acı, yalnızlık olmuş...Özlemin acısı varmış sırada, sonra ihanetinki... Sonrasında sıralanan çeçit çeşit, zehir yeşili acılar sırada beklermiş... Kahrolası bir sabır da varmış bende ya, taşı büken, kutsallara layık olan... Biri gitti, kaldı iki diye devam ediyormuşum günlerime, gecelerime... Sabır ile keşfediyomuşum acının zayıf yönlerini, nasılını, ne zamanını... Sabır, doğru anı-koşulu beklemeni sağlıyormuş belki ama bu bekleyişle tükettiğin şey ise yine hayat oluyormuş, ömrün oluyormuş. Bu kadar sabrın içerisinde kendime şaşırıyormuşum.... Neden ve nasıl hala devam edebildiğime... Nasıl en dibi gördüğüm halde hala yüzeye çıkabilmek için çaba gösterdiğime... Bazen çaba gösterecek gücü nereden bulabildiğime, bazen ise nasıl olup da hala dibe çarpmadığıma...

Ama onları dökülemeden başka şeyler doluştu beynime... Başka hisler, duyu organları ile algılanan daha basit şeyler ve o anları anlatmak istedi parmaklarım:

Bugün nasıl olup da babamın mezarını temizlerken parmaklarımın arasından kayan zambak yapraklarını, 77 yaşında bir kadının evine misafir olduğumu, ona sarıldığımda gözlerinden akan yaşları ve kollarımın arasındaki çökmüş/eskimiş vücudundaki kemiklerin batışını, annemi mutlu edebilmek için özel traş olmak üzere gittiğim berberin kolduğunda içim geçtiğinde beni uyandırmak için nazik dokunuşunu, balkondaki papatyanın sarı sıcak çiçeklerinden yansıyan güneş ışığını, az kaldı sabaha kadar arabada unutacağım alışveriş poşetinin içerisindeki birkaç elmanın neredeyse içerisindeki suyu ve tadı hissettiren sert ve soğuk dokunuşunu, doğduğum köydeki baskın kokunun artık pişmiş kil değil, gübre olduğunu farketmemi....

Detaylar üzerine küçük kareler..Küçük hisler, küçük hissedişler... Kopuk, karmakarışık, sırası ve düzeni bozuk, nereye gideceği belli olmayan...

Tıpkı.... bana kendini hissettirmeye çalışan hayat gibi, benim kendi hayatım gibi...

Yıldız ekleBeğenPaylaşNotla paylaşE-postaEtiket ekle

15 Eki 2010 09:30

Pixar Yaramazlıkları

yazan memdali

Sabahın köründe uyandığım başka bir gün daha. Öylesine takılırken Toy Story 3'ün sonuna tekrar bi göz gezdireyim dedim...

Gözüme takılan şey, şu solda arkada duran şey oldu: Totoro...

Totoro, Hayao Miyazaki'nin '80'lerde yaptığı bir çizgi filmdeki ana karakter... Toy Story 3'te ne işi var derken, filmde birkaç yerde göründüğünü farkettim..

Tabii ki, hemen gidip Google Amca'ya sordum ve birkaç yerde Totoro'yu görerek aslında ne kadar kör olduğumu farkettim.

Şu linklere bi bakalım lütfen:

Toy Story 3 Sürpriz Yumurtaları

Wall-E Sürpriz Yumurtaları

Up Sürpriz Yumurtaları

Bu arada da "Monsters, Inc. 2"nin yolda olduğunu öğrendim, pek sevindim... Darısı "The Incredibles 2"ye...

Yıldız ekleBeğenPaylaşNotla paylaşE-postaEtiket ekle

16 Eyl 2010 22:33

Atladığım Haltlar

yazan memdali

Bir süredir yediğim haltları buraya aktarmadığımı farkettim... Buyrunuz ettiğim haltlar:

e Yayınları

Saklıbağ

Fotojenik33

Artbosphorus

Yıldız ekleBeğenPaylaşNotla paylaşE-postaEtiket ekle

16 Eyl 2010 10:00

Müzik Alıntısı

yazan memdali

şuracıkta oturup,

yanıp tükenişimi izleyeceğim.

hiç dert etmiyorum,

çünkü bunun

canımı yakışını seviyorum.

şuracıkta durup,

kendi ağlayışımı dinleyeceğim.

hiç dert etmiyorum,

çünkü senin

bana yalan söyleyişini seviyorum.

Not: Ben demedim, ben artık bunu demiyorum. Eminem ve Rihanna söylemiş, "Love the way you lie"... Olabildiğince çevireyim dedim.

Yıldız ekleBeğenPaylaşNotla paylaşE-postaEtiket ekle

15 Eyl 2010 11:23

"İyi" Taktiği

yazan memdali

Uzun zaman önce keşfettiğim bir taktik vardı... Herhangi bir sohbette muhatap olmak istemediğim biri benimle konuşmya çalışırsa, ne sorarsa sorsun "iyi" derdim...

- Nasılsın?

- İyi.

- İşler nasıl?

- İyi.

- Anne nasıl?

- İyi.

Örnekleri siz çoğaltabilirsiniz. Bu sorulardan birine "kötü" ya da "fena değil" desem; "hayırdır birşey mi var?", "neden kötü?", "yapabileceğim bir şey var mı?", "anlatmak istersen buradayım" gibi cümleler ile muhabbeti uzatma şansını vermiş olacağımı bildiğim için, ben "iyi" ile geçiştirirdim. "İyi"den sonra karşı tarafa söyleyecek bir şey kalmaz, en çok yeni bir soru bulmaya çalışır, o soruya da "iyi" yanıtını alırdı. Kısacık bir sürede sorabilecekleri tükenir, ben de kendi işime bakardım.

Bu taktiğimi 1-2 kişiye de öğretmiştim ya da farketmelerini sağlamıştım. Eminim bazı zamanlarda işlerine yaramıştır.

Sonra ne oldu? Geçtiğimiz günlerde, telefonda bana "iyi taktiği" uygulandı... Bozuldum, kırıldım, üzüldüm ama ne çare. "Demek ki, kendi silahım ile vurulma zamanım da gelmiş" dedim, "bu kadar olmuşuz ha" dedim, hızlı bir veda kelimesi ile telefonu kapattım ve içimdeki boşluğa bir damla daha ekleyerek günüme devam ettim.

Yıldız ekleBeğenPaylaşNotla paylaşE-postaEtiket ekle

15 Eyl 2010 11:23

"Dışardakiler" alıntısı

yazan memdali

Kitlelerin herhangi bir nedenden ötürü sıkıntıda oldukları dönemlerde, düzenli işlerine daha sonra taze bir güçle sarılmak için zaman zaman başka millete, ırka, dine, renge sahip olan kesimleri, kendi hoşnutsuzluklarını dışa vurabildikleri bir günah keçisi (şamar oğlanı) haline getirmeleri modern uygarlığın bir işlevi sayılır. Günah keçisi olabilme özelliği, ancak zayıf ve tarihte ezilmiş ya da sosyal açıdan geri bıraktırılmış milletlerde bulunur, zayıf oldukları ya da tarihte baskı altında tutuldukları için, ceza çekmeden onlara kolaylıkla yeni baskılar uygulanır. Amerika'da zenciler, Batı Avrupa'da bazı İtalyanlar da bu durumdadır.

Rosa Luxemburg, Toplu Eserler, cilt 4, s.324

Yıldız ekleBeğenPaylaşNotla paylaşE-postaEtiket ekle

15 Eyl 2010 11:23

Hoşçakal

yazan memdali

"Biri" vardır hayatında...

Konuştuğun, dertleştiğin, paylaştığın, yaşadığın ve yaşattığın biri... Yaşamında ona bir yer verir, kimi zaman tüm yaşamını o haline gitirirsin... Hayatını ona göre ayarlar, hayatını ona göre yaşarsın... O, senin için öncelik ve değer sahibidir; kimi zaman onun önceliğini kendininkilerden önde tutarsın, onun bunu istemesine gerek kalmadan. Tüm yaşam alışkanlıklarını ona göre değiştirmeye başlarsın; hayatında ona bir yer oluşturabilmek için, yüreğinde sıcak, rahat bir yer bulabilsin, oraya zorlanmadan sığabilsin, orada rahat etsin diye...

Hüznü de sevinci de onunla yaşarsın; günlük hayatını da, günlük hayatın dertlerini de onunla paylaşırsın, bir dokunuş ya da bir kaç cümle ile... En kötü gününde ona sarılmak, senin bozuk olan moralini yerine getirir, sorunlarınla başedebilmek için güç toplarsın... Onun sorunları, moralsizliği seni de etkiler ve onun iyi hissetmesi için elinden geleni ardına koymazsın...

Kimi zaman aile dersin ona, kimi zaman sevgili, kimi zamansa bir arkadaş olur. Bir yoldaş, bir dosttur bazen. Hatta artık insanlaşmış bir hayvan bile olabilir. Ne olursa olsun, "o" herhangi biri ya da bir tanıdık değil; o, "biri"dir.

Yıllarını birlikte geçirir emek verirsin ona, karşılığını da görerek; saygı, ilgi, duygu paylaşırsın. Artık senin bir parçan olmuştur o, vazgeçilmezindir; onsuz olamayacağını, varlığını sürdüremeyeceğini düşünürsün. Yaşadığın herşeyde, atacağın her adımda onu düşünür, her türlü planına onu da dahil edersin. Edersin, çünkü o senin hayatında artık iyice belirgin bir yere sahiptir ve onsuz kendini yarım hissedersin...

O artık sen olur, onsuz artık eksiksindir. Uzaksan aklın ondadır, arayıp sesini duymak istersin, açıp resmine bakarsın sık sık... Sürekli onu anmak, ondan konuşmak istersin... Sensiz ne yapmaktadır, bulunduğu yer sıcak, rahat ve sığabileceği kadar geniş midir diye düşünürsün... Kavuşmak ise yüzüne kocaman gülücükler oluşturan bir törendir, sen yine tam hissedersin kendini...

Sonsuza kadar sürmez bu durum, bir gün en büyük kabusun gerçek olur. Kişisel bir seçim, anlamsız bir kavga, yolun bitmesi ya da ölüm girer araya; kaçınılmaz son...

"O", artık yoktur hayatında...

Bir avuç toprak, bir el sallayış, birkaç kelime ya da birkaç satır ile veda etmek zorunda kalırsın; giden nereye gidiyor olursa olsun. "Hoşçakal" dersin basitçe. Daha fazlası dökülmez avucundan, dudaklarından... Basit, sade bir tek kelime: "Hoşçakal"...

Giden bilemez, bir parçasını beraberinde götürdüğü geride kalanın halini. Artık ne bütünlük kalmıştır, ne eski yaşamın. Nereye gidersen git, ne yaparsan yap farketmeyeceğini anlarsın. Onun yeri doldurulamaz bir hale gelmiştir. Duruma göre ailenin geri kalanına sarılsan, yeni bir sevgili edinsen, yeni bir yoldaş bulsan, yeni bir arkadaşla tanışsan ya da yeni bir hayvan edinsen de farketmez. İçindeki, ona ayrılmış yer tam olarak dolmaz.

Kullanılan o tek basit kelime "hoşçakal" farklı anlamlar yüklenir... Artık hissedilen yalnızlığın adı olmuştur, içeride kalan boşluğun.. Gözlerden dökülen, kontrol edilemeyen yaşlar olur hoşçakal.

Basit bir kelimedir 'hoşçakal', geride kalanın eksik hissetme durumunu ifade eder.

Yıldız ekleBeğenPaylaşNotla paylaşE-postaEtiket ekle

15 Eyl 2010 11:23

Kostak (2007-2010)

yazan memdali

Az önce iki buçuk yıldır hayatımı paylaştığım, benim için dört ayaklı bir ev hayvanından çok daha fazla şey ifade eden oğlumu gömdüm...

Bir hafta önce evden kaçmıştı; her seste balkona fırlar, her an dönecek diye beklerken, bina görevlisinin uyarısı ile bir duvar köşesinde, bir araba altında ezildiği belli olan vücuduna ulaştım.. Gömdüm ya, o ilk kürek toprağı atmak o kadar zor geldi ki...

Şu an bok bok bok bok gibiyim...

Yıldız ekleBeğenPaylaşNotla paylaşE-postaEtiket ekle

15 Eyl 2010 11:23

Kayıp Kedi

yazan memdali

:(

Yıldız ekleBeğenPaylaşNotla paylaşE-postaEtiket ekle

15 Eyl 2010 11:23

Eski 45'likler

yazan memdali

Bu gramafon resmini, "Hayatı, her notasını ezbere bildiğin eski şarkılar gibi yaşamaya başladığında.... " diye başlayan bir yazı fikrim için saklıyordum...

Az önce fikrimi değiştirdim ve reklam amaçlı kullanmaya karar verdim.

Her pazar akşamı, saat 22'de
  1   2   3   4   5   6   7

sosyal ağlarda paylaşma



Benzer:

Son 3 kayıttan ikisinde Mine\Paragraf; aralarında konu ve düşünce birliği bulunan cümleler topluluğudur....

Son 3 kayıttan ikisinde Mine\Bir bebeğin kalbi, doğmadan önce 54 milyon kez atar. Bir yetişkinin...

Son 3 kayıttan ikisinde Mine\Ortada tek bir seminer vardır. İddianamenin de yasal kabul ettiği...

Son 3 kayıttan ikisinde Mine\14 Saz ve 10 Koro Sanatçısı ile 5 Semazen ilk kez bu projeyle bir araya geldiler

Son 3 kayıttan ikisinde Mine\*) Tûlicu-lleyle fî-nnehâri vetûlicu-nnehâra fî-lleyl(I)(s) vetuḣricu-lhayye...

Son 3 kayıttan ikisinde Mine\Ders araçları, lâboratuvar, çok amaçlı salon, kütüphane bilişim teknolojileri...

Son 3 kayıttan ikisinde Mine\2. yasal Düzenleme" başlıklı bölümünün son paragrafından sonra gelmek...

Son 3 kayıttan ikisinde Mine\Döküntü, bir hastalığın neden olduğu, görülebilir bir lezyondur....

Son 3 kayıttan ikisinde Mine\Beş yaşındaki Saroo ve abisi Godoo ile çıktıkları kısa gezide birbirlerini...

Son 3 kayıttan ikisinde Mine\Ankara'da yaşanan bir olayda, bir kurum Genel Müdürü, daire başkan...


Yasa




© 2000-2018
kişileri
d.ogren-sen.com