T Ürk vatandaşlarinin ankara anlaşmasi’ndan doğan haklarinin avrupa biRLİĞİ adalet divanina taşinmasi sorunu


sayfa1/3
d.ogren-sen.com > öykü > Evraklar
  1   2   3
TÜRK VATANDAŞLARININ ANKARA ANLAŞMASI’NDAN DOĞAN HAKLARININ AVRUPA BİRLİĞİ ADALET DİVANINA TAŞINMASI SORUNU

Dr. Ümit KILINÇ1

GİRİŞ

Türkiye ile Avrupa Birliği (« AB ») arasında 1963 tarihinde Ankara’da imzalanan ortaklık anlaşması, AB’de yaşayan diğer üçüncü ülke vatandaşlarına oranla Türk vatandaşlarına daha önemli haklar sunmakla birlikte2, kendine özgü bazı özellikler taşımaktadır3. İlk olarak, Türkiye ve AB arasında imzalanan Ankara Anlaşması ve bunu müteakip kabul edilen belgeler, sıradan bir anlaşmanın doğurduğu sonuçların ötesine geçip çok daha geniş bir haklar yelpazesi öngörmektedir. İkinci olarak Ankara Anlaşması, Avrupa Birliği Adalet Divanı (« ABAD ») önünde geniş bir içtihat hukukunun oluşmasına ve bu şekilde anlaşma metninde tanınan hakların daha da genişlemesine neden olmuştur4. Gerçekten de ABAD5, Ankara Anlaşması’nın hükümlerine geniş bir yorum ilkesini uygulayarak, AB hukukundan doğan haklar ile bu anlaşmadan doğan hakların birbirine yakın sonuçlar doğurduğunu belirtmekte6 ve bu hükümlerin topluluk hukukunun bir parçası olduğunu ifade etmektedir7.

Bilindiği üzere Türkiye ile AB arasında işbirliğini kuran Ankara Anlaşması, taraflar arasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri aralıksız ve dengeli olarak güçlendirmeyi teşvik etmeyi, serbest işçi akımını kademeli olarak gerçekleştirmeyi, yerleşme ve hizmet edimi serbestliği ile ilgili kısıtlamaları kaldırmayı ve en önemlisi de, Türkiye’nin Birliğe katılımını kolaylaştırmayı amaçlamaktadır. Bu amaçla, her iki tarafın temsilcilerinden oluşan ve ortaklık anlaşmasının uygulanması için kararlar alacak olan Ortaklık Konseyi oluşturulmuştur8.

Anlaşma metninde, Birliğe üye olmak için, « hazırlık dönemi », « geçiş dönemi » ve « son dönemi » olmak üzere üç dönem öngörülmüştür. Öngörülen « hazırlık döneminin » sona ermesiyle birlikte, 1970 tarihinde imzalanan ve 1973 yılında yürürlüğe giren Katma Protokol ile geçiş döneminin hükümleri ve tarafların üstleneceği yükümlülükler belirlenerek ortaklık anlaşması daha da somutlaştırılmıştır. Katma Protokol ile kişi ve hizmet dolaşımlarının kademeli kaldırılması ve bu konuda o dönemde var olan durumun korunması yükümlülüğü kabul edilmiştir. Daha açık bir deyişle, Protokol’ün 41. maddesi yerleşim ve hizmet özgürlükleri ile ilgili olarak stand-still hükmü dediğimiz, « yeni kısıtlama » getirme yasağını düzenlemektedir9. Ancak, Gümrük Birliği kararının 31 Aralık 1995 tarihinde yürürlüğe girmesi ile birlikte AB ile gelişen ticari ilişkiler dışında, ortaklık hukukunun en köklü olduğu ve en çok geliştiği alan elbette ki işçi ve çalışma özgürlükleri ile ilgili alandır. Nitekim Ortaklık Konseyi, Türkiye ile AB arasında işçilerin serbest dolaşımı ile ilgili olarak ilk adımı 1976 yılında 2/76 sayılı kararını kabul ederek atmıştır. Sonrasında ortaklığın geliştirilmesi ile ilgili 1/80 sayılı kararı ile Konsey, 2/76 sayılı kararda öngörülen işçilerin ve ailelerinin sosyal hakları ile ilgili rejimi iyileştirmeyi amaçlamıştır10.

Ortaklık Konseyi’nin 1/80 kararının işçileri ilgilendiren 6. maddesi, Türkiye’den gelen işçinin ilgili Avrupa ülkesinde çalışabilmesi için bazı kademeli düzenlemeler getirmiştir: Türk işçi, 1 yıllık yasal çalışmadan sonra eğer çalıştığı iş mevcut ise, aynı işverenin yanında çalışma ve çalışma iznini yeniletme hakkına sahiptir; yasalara uygun olarak yapılan 3 yıllık bir çalışmadan sonra ve Birliğe üye devletlerinin işçilerine tanınan öncelik hakkı saklı kalmak kaydıyla Türk işçi, dilediği bir işveren yanında, aynı meslek alanında o üye devlette yapılan tüm iş tekliflerine başvurma hakkına sahiptir; son olarak, 4 yıllık yasal çalışmadan sonra Türk işçi, dilediği tüm ücretli işlere ayrımcılığa maruz kalmadan serbestçe girme hakkına sahiptir.

İşçilerin ailelerini ilgilendiren 1/80 kararının 7. maddesinin ilk fıkrası, Avrupa Birliği’ne üye olan bir ülkede çalışan bir Türk işçi ailesine ait bir ferdin, söz konusu üye devlette üç yıl ikamet ettikten sonra, üye devletlerin işçilerine tanınan öncelik hakkı11 saklı kalmak kaydıyla, her türlü işe başvurma hakkına sahip olduğunu düzenlemektedir. Söz konusu üye devlette beş yıl ikamet ettikten sonra işçi aileleri, diledikleri bütün ücretli işlere serbestçe başvurma ve bu işlerde çalışma hakkına sahiptirler. Ayrıca, 7. maddenin ikinci fıkrası, mesleki eğitimden geçmeleri ve anne babalarının işçi olarak resmi bir şekilde en az üç yıl süreyle çalışmaları şartıyla Türk işçi çocuklarının, yaşadıkları AB ülkesinde kaldıkları süre içinde yapılan tüm iş ilanlarına başvurma ve çalışma hakkına sahip olduklarını düzenlemektedir.

ABAD bir işçi çocuğunun bu maddedeki haktan faydalanması için, mesleki bir eğitimden geçmesi ve işçinin AB üyesi bir ülkede resmi bir şekilde en az üç sene çalışması gerektiğinin altını çizmektedir12. Ayrıca, çalışma hakkından faydalanan işçi ailesi üyesi, zorunlu olarak oturum kartı alma hakkına da sahip olması gerekmektedir13. Başka bir deyişle, çalışma hakkı oturum alma hakkını da kapsamaktadır14.

ABAD 1/80 kararının 6. ve 7. maddelerinin, taraf devletlerde « doğrudan etki » (direct effect/effet direct) gösterdiğini, yani üye ülkelerde doğrudan doğruya uygulandığını belirtmektedir15. Dolayısıyla Türk vatandaşları, üye ülkelerin yargı organları önünde 1/80 kararının 6. ve 7. maddelerini öne sürerek, Ankara Anlaşması’ndan doğan haklarının ulusal hukukta tanınmasını talep edebilirler16. ABAD ayrıca Ankara Anlaşması’nın 6. ve 7. maddelerini17, Türk vatandaşlarının serbest dolaşımını gerçekleştirme amacına uygun olarak yorumlamaktadır18. Anlaşma’nın bu hükümleri, kaçak çalışan Türk vatandaşlarına ve onların ailelerine uygulanmamaktadır; buna karşın bu hükümlerde belirtilen tüm şartların gerçekleşmesi halinde19, Türk vatandaşları ve onların aileleri belirtilen haklardan tamamen faydalanabilirler20.

Bununla birlikte, Avrupa’da yaşayan Türk işçilerinin sosyal güvenlik haklarından ayrımcılık olmadan faydalanma hakları vardır21. Bu durum, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (« AİHM ») içtihatlarına da uygundur22. Avrupa Birliği’ne üye devletlerin Türk işçileri ve aile bireylerine uyguladıkları sosyal güvenlik programlarına ilişkin 19 Eylül 1980 tarih ve 3/80 sayılı Ortaklık Konseyi kararının 3. maddesine göre, sosyal güvenlik konusunda Türk işçilerinin ve ailelerinin, Avrupa vatandaşları ile aynı haklara sahip olması gerekmektedir23.

Serbest dolaşım hakkı konusunda ise, Ankara Anlaşması Türk vatandaşlarına genel anlamda Avrupa’ya vizesiz girme hakkını tanımamaktadır. Adalet Divanı hiçbir AB belgesinin, Türklere Avrupa’ya vizesiz girme zorunluluğunu ortadan kaldırmadığını belirtmektedir24. Bu konu tamamen taraf devletlerin takdir yetkisine girmektedir. Dolayısıyla, prensip olarak Ankara Anlaşması’nın hükümleri Türk vatandaşlarına, AB’ye girmelerinden ve yerleşmelerinden sonra uygulanabilmektedir.

Ancak vize alma konusunda bazı istisnalar bulunmaktadır. Avrupa ülkelerine hizmet götürme ve bu ülkelerde çalışma halinde Türk vatandaşlarına vize muafiyeti getirilebilmektedir25, çünkü hizmet götürme ve çalışma hakkı beraberinde vize hakkını da zorunlu kılmaktadır26. Bu durumlarda ulusal makamlar nezdinde vize ve oturum alma, basit ve geçici bir formaliteden ibaret olması gerekmektedir. ABAD’a göre, vize veya oturum hakkı alma işlemlerinin Türk vatandaşlarının AB hukukundan doğan haklarına halel getirmemektedir. Hatta örnek olarak, oturum hakkının sona ermesinden sonra, bir Türk vatandaşına yeni oturum hakkının reddedilmesi, bu vatandaşın AB hukukundan edindiği hakları etkilememektedir27.

Ankara Anlaşması’nda tanınan hakların tamamen ekonomik haklar doğurduğunun28 ve bu hukuki belgenin hükümlerine dayanılarak Avrupa’da herhangi bir politik hak öne sürmenin mümkün olmadığının altını çizmek gerekmektedir. Ayrıca gerçekçi olma açısından, ekonomik konularda dahi, Türk vatandaşlarına AB devletlerinin vatandaşlarına tanınan hakların aynısının tanındığını söylemek imkânsızdır29.

Yukarıda genel hatlarıyla ifade edildiği üzere, Ankara Anlaşması Türk vatandaşları için geniş haklar öngörmektedir. Bu haklar çoğu zaman üye devletlerin yargı organları tarafından bilinmemekte ve dolayısıyla uygulanamamaktadır. Bununla birlikte, yurtdışında yaşayan çok sayıdaki Türk vatandaşı da bu hakların farkında olmadığı için, Avrupa devletlerinin yargı organları önünde bu hakları öne sürememektedirler. Ayrıca, Ankara Anlaşması ile oluşturulan ortaklık mevzuatı kapsamında, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının haksızlığa maruz kalmaları halinde, haklarını Avrupa Birliği Adalet Divanı’na nasıl ve ne şekilde arayacaklarına dair ortaklık mevzuatında açık bir düzenleme bulunmamaktadır30. Bu durum, Avrupa’da yaşayan Türk vatandaşlarının haklarına zarar gelmesine neden olmaktadır. Bu makalede ele alınacak konu, bu hak kaybının önüne geçmek için, Ankara Anlaşması’ndan doğan hakların ABAD önüne hangi hukuki yollarla getirileceği sorunudur.

Teoride, ABAD önüne bir uyuşmazlığın götürülmesi konusunda birçok başvuru yolunun olduğunu (I) ancak Türkiye’nin AB’ye üye olmamasından dolayı, Ankara Anlaşması ile ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıkların ABAD’a taşınmasının uygulamada çok kısıtlı olduğunu gözlemlemekteyiz (II).

  1. ANKARA ANLAŞMASI İLE İLGİLİ UYUŞMAZLIKLARIN ADALET DİVANI ÖNÜNE TAŞINMASINDA HUKUK YOLLARININ TEORİDE ÇOKLUĞU

AİHM’den farklı olarak, ABAD önünde bireysel başvuru mekanizması öngörülmemiştir. Dolayısıyla bireyler AİHM gibi, iç hukuk yollarının tüketilmesinden sonra haklarını Lüksemburg yargı organı önünde getirememektedir. Ancak bazı durumlarda, bireyler haklarının ihlal edilmesinden dolayı davalarını ABAD önüne getirebilmektedirler (A). Bununla birlikte, bazı başvuru türlerinde bireyler hukuki sorunlarının ABAD önüne getirilmesinde dolaylı da olsa etkili olabilmektedirler (B).

  1. Bireylerin doğrudan başvurabildiği hukuk yolları

Bireylerin bazı şartların gerçekleşmesi durumunda doğrudan doğruya başvurabildiği hukuk yolları, ihmal başvurusu (1), iptal başvurusu (2) ve tazminat başvurusudur (3).

1-) İhmal başvurusu (recours en carence-proceedings for failure to act)

Bu dava türü, Avrupa Birliği organlarına karşı, Avrupa Birliği hukukuna aykırı olan ihmallerinden dolayı ABAD’a başvurmayı öngörmektedir. Bu yola, Avrupa Birliği’nin organları ve bazı durumlarda özel ve tüzel kişiler başvurabiliyorlar31. İhmal sürdüğü sürece bu dava açılabilir. Bu dava ilk derece mahkemesi tarafından incelenir, Divan ise temyiz merci olarak başvuruları değerlendirir.

İhmal davası ile iptal davası arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır32: Birlik hukukuna aykırı olan bir durumun ortadan kaldırılmasının zımni olarak reddedilmesi ihmal davasının konusuna girerken, bu durumun bir kararla reddedilmesi iptal davasının konusuna girmektedir33. İhmal davasının kabul edilebilmesi için, ilgili AB kurumunun durumdan haberdar edilmesi ve sorunu çözmeye davet edilmesi gerekmektedir. Bu davetten itibaren iki ay sonra ancak, ihmal davası incelenmektedir34. Davetiyenin açık ve belirli olması ve ilgili kuruma, ihmalin giderilmesi için gerekli açıklamayı yapması gerekmektedir35. İhmal davası sonucunda verilen karar, ilgili AB kurumu için bağlayıcıdır ve bu kurum ihmalin ortadan kaldırılması için gerekli düzenlemeleri yapmak ve tedbirleri almak zorundadır.

İlgili AB kurumunun belirtilen iki aylık süre içinde pozitif veya negatif bir pozisyon alması durumunda, ihmal başvurusu reddedilmektedir36. Yine bu sürenin bitmesinden sonra da, pozisyon alınması halinde ihmal başvurusu reddedilmektedir37. Başvuruyu yapan kişi veya kurum, alınan pozisyonun hukuka aykırı olduğuna kanaat getirmesi halinde, bu işleme karşı iptal davası açabilmektedir.

2-) İptal başvurusu (recours en annulation-action for annulment)

Avrupa Birliği organları tarafından kabul edilen bir hükmün Birlik hukukuna aykırı olması durumunda, bu hükmün iptali için Adalet Divanına başvurulabilmektedir. İptal davasını taraf devletler, Avrupa Birliği Konseyi ve kendi yetki alanları ile ilgili olması durumunda bazı hallerde Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Merkez Bankası açabilmektedir38. Bu başvuru yoluna ayrıca, özel/tüzel kişiler de, Avrupa Birliği’nin herhangi bir işlemine39 karşı ABAD’a başvurabilirler. Bu durumda, ilgili özel kişiler ve tüzel kişiler, söz konusu AB işleminden dolayı doğrudan doğruya etkilendiklerini ve işlemin iptalinden dolayı çıkarları olduklarını ispatlamak zorundadırlar40.

İptal davası ancak, yükümlülük doğuran kesin işlemlere karşı açılabilir; herhangi bir bağlayıcılığı olmayan, kesin bir nitelik taşımayan41 ve yükümlülük doğurmayan bir işlem iptal davasına konu olamamaktadır. Ayrıca, söz konusu işlemin hukuki etkiler göstermesi gerekmektedir42. İptal başvurusunun 2 aylık süre içinde yapılması gerekmektedir. Bu süre, ilgili işlemin yayınlanması veya öğrenilmesi ile başlar43. Dava açma süresi, kamu düzenine ilişkin olduğu için resen dikkate alınır44. Bu davayı ilk derece mahkemesi incelemekte, Divan ise temyiz merci olarak başvuruları kabul etmektedir. Divan tarafından verilen kararla iptal edilen işlem, geçmişe yürürlü bir şekilde geçersiz hale gelir ve verilen iptal işlemi erga omnes etkisi göstermektedir45.

Mahkeme prensip olarak sadece, işlemi iptal etmekle yetinmektedir; Birliğin kurumlarına karşı herhangi bir yaptırım öngörememektedir. Ancak, bazı durumlarda davacı lehine bir tazminata hükmedebilir46, davalı kuruma bir para cezası verebilir47 veya bazı tedbirler almasını da isteyebilir48. İptal kararından sonra, ortaya çıkan durumun düzeltilmesi için alınması gereken tedbirlerin makul sürede yapılması gerekmektedir49.

3-) Tazminat başvurusu (recours en responsabilite-action for damages)

AB’nin sözleşmeden ve eylemlerinden kaynaklanan zararları tazmin yükümlülüğü, Birliğin Kurucu Antlaşması’nın 268 ve 340-2 maddelerinde ve Temel Haklar Şartı’nın 41-3 maddesinde öngörülmüştür. AB Kurucu Antlaşması’nın 268. maddesi ABAD’a, sözleşme dışından doğan sorumluluk ile ilgili uyuşmazlıkları çözme yetkisi vermektedir50. Nice Antlaşması’ndan sonra, bu tür davalara ilk derece mahkemesi bakmaya yetkilidir ama temyiz başvuruları Divan önünde görülmektedir.

Vatandaşlık bağından bağımsız olarak, AB’nin bir organının veya bir görevlisinin Birlik işleminden doğan bir eyleminden mağdur olduğunu iddia eden tüm özel ve tüzel kişiler, Birliğe karşı tazminat davası açabilirler. Bu dava ayrıca, bir taraf devlet tarafından açılabileceği gibi, taraf olmayan bir devlet tarafından da açılabilmektedir51. Dava açmak için, davacının bir menfaatinin olduğunu ispatlamaları gerekiyor52.

AB ile yapılan sözleşmelerden doğan uyuşmazlıklar ve AB makamlarının işlem ve eylemlerinden doğan zararlarla ilgili davalar, Birliğin sorumlu organına veya organlarına karşı açılması gerekmektedir. Tazminat davasında, ulusal hukuktaki sorumlulukla ilgili şartlar uygulanmaktadır: yani ilgili AB organı veya görevlisinin bir hareketi veya işleminin olması, bir zararın oluşması ve bu eylem veya işlem ile ortaya çıkar zarar arasında bir illiyet bağının olması gerekmektedir53.

Tazminat davası sonucunda verilen karar, Avrupa Birliği’nin sorumluluğunun tespitinin yanında, belirli bir tazminat miktarının ödenmesi zorunluluğunu da doğurmaktadır. Bazı durumlarda, ilk derece mahkemesi bir mağduriyetin ortaya çıktığını tespit ettikten sonra, tazminatın ödenmesi için tarafları anlaşmaya davet etmektedir54. Tarafların tazminat miktarında anlaşamamaları durumunda, uyuşmazlık bu yönüyle tekrar Mahkeme önüne getirilmektedir55. Ayrıca Mahkeme kendi inisiyatifiyle tazminat miktarını belirlemek için bilirkişi incelemesi yapılamasına da karar verebilmektedir56.

Bireyler tarafından doğrudan doğruya ABAD önünde açılabilen yukarıda genel hatlarıyla incelenen başvuru yollarından sonra, bireylerin dava açmada tam bir inisiyatif sahibi olmadığı, ama dava açılmasına dolaylı yoldan etki edebildiği başvuru yollarının üzerinde durmak gerekmektedir.

  1. Bireylerin dolaylı yoldan etkili olduğu hukuk yolları

Bireylerin doğrudan doğruya başvuramadığı ama dolaylı yoldan etkili olabildikleri hukuki yolların başında ön soru başvurusu gelmektedir (1). Bireyler bunun yanında, ihlal başvurusunun yapılmasında da etkili olabilmektedirler (2).

1-) Ön soru başvurusu (question préjudicielle-preliminary ruling)

Ön soru başvurusu57, bir yargı organının bir uyuşmazlığın çözümlenmesi için Avrupa Birliği Adalet Divanı’na soru sormasını öngören bir başvuru prosedürü olarak tanımlanmaktadır. Bu yolla bir ulusal yargı organı, kendisinin çözemediği ve AB hukukunu ilgilendiren bir uyuşmazlığın çözümü için ABAD’a soru sorarak, alacağı cevapla uyuşmazlığı çözümlemektedir58. Aynı şekilde, ulusal hâkim Birlik hukukunun yorumlanması için Adalet Divanı’na başvurabilmektedir.

ABAD, kendisi ile üye devletlerin ulusal yargı organları arasında ön soru mekanizması ile oluşturulan sıkı hukuki işbirliğinin59 ve bununla meydana gelen birlik hukukunun tek bir şekilde uygulanmasının öneminin altını çizmiştir60. Ön soru başvurusunun amacı, AB hukukunda yorumda birliği sağlamak, Birlik hakimi ile ulusal hakim arasında bir diyalog oluşturmakla birlikte, birlik hukukunun güçlendirilmesini ve tüm üye devletlerde tek bir şekilde uygulanmasını sağlamaktır61.

Ulusal yargı organları tarafından sorulan sorular önceleri doğrudan doğruya Divan tarafından incelenmekteydi. Ancak Nice Antlaşması ile birlikte, belirli bazı durumlarda sorular ön soru mekanizması ile ilk derece mahkemesinin de önüne getirilebilmektedir. İlk derece mahkemesi karmaşık durumlarda içtihadın oluşturulması ve içtihadın birbiriyle uyumlu hale getirilmesi ile ilgili bir sorun olması durumunda, davayı Divana gönderebilmektedir.

Ön soru yoluna başvurulabilmesi için ortada bir davanın olması ve bu davanın derdest olması gerekmektedir62. Bununla birlikte, davanın hukuki nitelik taşıyan bir kararla sonlandırılacak nitelikte olması zorunludur63. Soru sorma biçimi konusunda ise, ulusal hâkim geniş bir yetkiden faydalansa da, sorulan sorunun açık ve belirli olması64 ve Adalet Divanı’nın soruyu kendi yetkisi kapsamında cevaplayabilecek nitelikte sorulması gerekmektedir65.

Bu başvurunun yapılmasında taraflar talepte bulunabilirler ama yapılan talebin yerinde olup olmadığını değerlendirme ve ABAD’a soru sorulmasının gerekli olup olmadığına karar verme yetkisi tamamen ulusal yargı organlarına aittir66. Başka bir deyişle, davaya taraf olanların rolü, sadece Divana soru sorulmasını talep etme ile sınırlıdır. Ancak, ulusal hâkim tarafından sorulan sorunun içeriğini ve yerindeliğine müdahale etmeden67 ulusal hukuktaki davada taraf olanlar, başvuru yapıldıktan sonra, Adalet Divanı önündeki davaya da taraf olabilirler. Adalet Divanı önündeki yargılamaya, taraf devletler ve Avrupa Birliği’nin yargı organları da katılabilirler.

Adalet Divanı tarafından karar verilene kadar, ulusal hukuktaki yargılama durdurulur ve Divan tarafından verilen cevap ışığında dava karara bağlanır. Adalet Divanı tarafından verilen karar, ulusal yargı organı için bağlayıcıdır68. Diğer başvuru yollarından farklı olarak ön soru mekanizması sonucunda verilen karar, davanın olayları ile sınırlı olmayıp, tüm Birlik hukukunu etkilemektedir69, çünkü bu başvuru yoluyla ABAD Birlik hukukunun parçası olan tüm normları yorumlamaktadır.

2-) İhlal başvurusu (recours en manquement-proceedings for failure to fulfil an obligation)

Avrupa Birliği Kurucu Anlaşması’nın 258 ile 260. maddelerinde düzenlenen ihlal başvurusu (recours en manquement-proceedings for failure to fulfil an obligation), taraf devletlerin Birlik hukukundan doğan yükümlülüklerine saygıyı sağlamak ve bireylerin hakları ile Birlik hukukuna bağlı haklar arasında denge kurmak için öngörülmüş bir hukuki yoldur70. ABAD tarafından « tehtit edici bir prosedür (procédure comminatoire) » olarak nitelendirilen71 ve devletlerin uymakla zorunlu olduğu bu başvuru yolu, Birliğin çıkarlarını korumak amacına hizmet etmektedir72. Bu davaya konu olan ihlal, devletin tüm organlarının eylemlerinden meydana gelen veya bu organlara atfedilebilen, Birlik hukukuna aykırı durumlardır73. Bu ihlal durumu, taraf devletin hareketleri sonucunda meydana gelebileceği gibi, hareketsizliği sonucunda da oluşabilmektedir74.

Bu başvuru yolu, Avrupa Komisyonu tarafından, Birlik hukukuna aykırı eylem veya ihmalleri olan diğer üye devletlere karşı yapılmaktadır. Bireylerin rolü, Birlik hukukuna aykırı olan eylemleri ve düzenlemeleri Komisyona şikâyet etme ile sınırlıdır. Komisyon bu şikâyet üzerine, ilgili devlet aleyhine ihlal başvurusunda bulunabilmektedir. Ancak Komisyon’un, bir üye devletin Avrupa hukukuna aykırı davrandığını tespit etmesi durumunda, ilgili devlete karşı Adalet Divanı önünde dava açmadan önce, var olan Avrupa Birliği hukukuna aykırılık ihlalini gidermesini talep etmesi gerekmektedir. Taraf devletin buna uymaması halinde ancak Komisyon Adalet Divanı önünde ihlal başvurusunu yapar. Bu başvurusunda Komisyon, kendi çıkarlarını değil, Birlik hukukunu savunmak için başvurmaktadır75. Bu nedenle Komisyon, meydana gelen ihlalden mağdur olduğunu ispatlamak zorunda değildir76.

İhlal başvurusu yoluna, Avrupa Birliği’nin işleyişine dair Antlaşma’nın (ABİDA) 259. maddesine dayanılarak herhangi bir üye devlet tarafından da gidilebilmektedir. Ancak bu yola şu ana kadar altı defa başvurulmuştur: Bunların bazıları ilgili başvuran devletin vazgeçmesiyle77 veya taraf devletler arasında bir anlaşmanın sağlanmasıyla son bulmuştur78. Şu ana kadar, bir tek devlet başvurusu mahkûmiyet ile sonuçlanmıştır79, diğerlerinde Birlik hukukuna herhangi bir aykırılık tespit edilmemiştir80.

Avrupa Birliği Adalet Divanı, hakkında dava açılan devletin Avrupa Birliği hukukunu ihlal ettiği sonucuna varırsa, ilgili devleti mahkûm eder. Her ne kadar verilen karar, sadece yapılan ihlali tespit etmekle yetinse de81, ilgili devlet bu karara hemen uyarak82, iç hukukunu Avrupa Birliği hukuku ile uyumlu hale getirmek zorundadır. Bu başvuru türünde prensip olarak ABAD, Birlik hukuku ile uyumsuz olan düzenlemeleri veya işlemleri iptal edememektedir83 ve ihlalin giderilmesi için mahkûm edilen devletin hangi tedbirler alması gerektiğini belirtmemektedir84. Söz konusu devletin, Divan kararına uymaması durumunda, Maastricht Antlaşması’ndan beri, Komisyon tekrar Divana başvurabilir ve devletin tazminata mahkûm edilmesini talep edebilir85 ve yeni bir ihlal davası açabilir86.

Görüldüğü üzere, ABAD’a başvurmak için birçok başvuru yolu öngörülmüştür. Ancak ne yazık ki, Ankara Anlaşması’ndan doğan uyuşmazlıkların Lüksemburg yargı organı önünde getirilmesi için bu başvuru yollarının tümü kullanılamamaktadır ve uygulamada, az sayıda başvuru yolunun kullanılabileceğini tespit etmekteyiz.

  1. ANKARA ANLAŞMASI İLE İLGİLİ UYUŞMAZLIKLARIN ADALET DİVANI ÖNÜNE TAŞINMASINDA HUKUK YOLLARININ PRATİKTE AZLIĞI

Hatırlanacağı üzere Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden farklı olarak, ABAD önünde bireysel başvuru mekanizması öngörülmemiştir ve bireylerin doğrudan doğruya Lüksemburg yargı organına başvurabildikleri yollar da, yukarıda belirtildiği gibi çok sıkı şartlara bağlanmıştır. Bu durumda, Ankara Anlaşması ile ilgili uyuşmazlıkların Divan önüne getirilebilmesi için hangi başvuru yolunun tercih edilmesi gerektiği sorunu üzerinde durmakta fayda vardır (A). Bununla birlikte, Fransa örneği bağlamında Avrupa’da yaşayan Türk vatandaşlarının çok sık karşılaştığı Ankara Anlaşması’ndan doğan vize hakları, oturum kartı alma ve çalışma hakları ile ilgili olarak ortaya çıkabilecek sorunların, ABAD önüne taşınması için izlenmesi gereken yol üzerinde durmak gerekmektedir (B).

  1. Hangi dava yolunun kullanılması gerektiği sorunu

Hatırlanacağı üzere ihmal başvurusu Avrupa Birliği organlarına karşı, Avrupa Birliği hukukuna aykırı olan ihmallerinden dolayı başvuru yapmayı öngörmektedir. Ankara Anlaşması ile ilgili sorunlar çoğunlukla, Birliğin işlemlerinden değil, ama taraf devletlerin işlemlerinden meydana gelmektedir. Dolayısıyla, ihmal başvurusu Ankara Anlaşması’nın uygulanması ile ilgili ortaya çıkan sorunlarda başvurulacak bir yargı yolu olamamaktadır.

Ankara Anlaşması’nın uygulanmasında veya yorumlanmasında bir üye devletin işlemi veya eylemi söz konusudur. Bu nedenle ortada bir AB işlemi olmadığından dolayı iptal davası da açılamamaktadır. Aynı durum prensip olarak tazminat davası için de geçerlidir çünkü bu dava türü, AB makamlarının işlem ve eylemlerinden doğan zararlardan dolayı açılabilmektedir. Dolayısıyla bireylerin doğrudan doğruya başvurabildikleri hukuk yollarının kullanılması ile Ankara Anlaşması’ndan doğan sorunların ABAD önüne getirilmesi zordur.

Ancak, tazminat davasının Türk vatandaşları tarafından istisnai de olsa kullanılabildiğini gözlemleyebiliriz. Bu duruma en iyi örnek, ABAD ilk derece mahkemesi önünde açılan Yedaş davası olarak bilinen, Yedaş Tarım ve Otomotiv Sanayi ve Ticaret AŞ-Komisyon ve Konsey87 davasıdır. Tarım ve otomobil sanayinde faaliyet gösteren davacı şirket ilk derece mahkemesi önünde, Gümrük Birliği’nin yürürlüğe girmesinin, kendisi tarafından üretilen mallar ile ilgili vergilerin ve harçların kaldırılmasının 1996 ile 2003 yılları arasında kendisi için maddi bir zarar doğurduğunu iddia etmiş ve bu zararlarının tazmini için Avrupa Konseyi’ne ve Avrupa Komisyonu’na karşı dava açmıştır.

Davaların hukuki bir hata yapmadıklarını ve ortaya çıkan zarar ile Birlik işlemleri arasındaki illiyet bağının ispatlanmadığı gerekçesiyle, ilk derece mahkemesi davayı reddetmiştir88. Bu karar üzerine davacı Yedaş şirketi, Divan önünde temyiz talebinde bulunmuştur. Ancak bu talep, temyiz şartları yerine gelmediğinden dolayı reddedilmiştir89. Divan sonrasında davacı şirket tarafından yapılan karar düzeltme talebini de, 2 Nisan 2009 tarihli kararıyla reddetmiştir90.

Tazminat davası ve özellikle Yedaş davası istisna olmak kaydıyla, prensip olarak bireylerin doğrudan doğruya başvurabildikleri hukuk yollarının kullanılması ile Ankara Anlaşması’ndan doğan sorunların ABAD önüne getirilememektedir. Buna karşın, bireylerin doğrudan doğruya başvuramadıkları ama dolaylı olarak etki edebildikleri başvuru yollarının kullanılması ile Ankara Anlaşması’ndan doğan uyuşmazlıklar ABAD önüne daha sık getirilebilmektedir. Yapılan başvurular incelendiğinde, bu tür uyuşmazlıkların yaklaşık olarak tamamının Mahkeme önüne ön soru başvurusu ve ihlal başvurusu yoluyla getirildiğini gözlemlemekteyiz.

Ön soru ile ilgili olarak, hatırlanacağı üzere, bu yola sadece ulusal yargı organları başvurabilmektedir. Ankara Anlaşması ile ilgili başvurulara baktığımız zaman, uyuşmazlıkların büyük çoğunluğunun AB Adalet Divanı önüne bu yolla geldiğini gözlemlemekteyiz. İlgili ulusal yargı organları önünde yargılama devam ederken, Ankara Anlaşması’nın hükümleri öne sürülmüş ve ulusal yargı organı tarafından bu yolla sorun, Divan önüne getirilmiştir. Ön soru başvurusuna konu olan durumlar, genelde Ankara Anlaşması dâhil olmak üzere AB anlaşmalarının yorumlanması, AB ilkelerinin yorumlanması ve Divan kararlarının yorumlanmasıdır. Ankara Anlaşması ile ilgili tüm davalar, elbette ki bu Anlaşma’nın yorumlanması ile ilgili sorular ile ilgilidir.

Ankara Anlaşması ile ilgili sadece bir tek uyuşmazlık, ihlal başvurusu yoluyla ABad önüne gelebilmiştir: Komisyon-Hollanda kararı91. Hatırlanacağı üzere, bu başvuru yolu Komisyon veya bir üye devlet tarafından, Birlik hukukuna aykırı davranan bir üye devlet aleyhine açılabilmektedir. Komisyon-Hollanda kararında ABAD, Hollanda’da Türk vatandaşlarına vize verilmesi için, AB vatandaşlarından istenen vergi oranından daha yüksek bir oranda vergi istenmesinin ve bu vergi oranının korunmasının Birlik hukukuna aykırı olduğuna karar vermiştir. ABAD bu davada, Ankara Anlaşması’nın 9. maddesinin, Katma Protokolün 41 § 1 maddesinin ve 1-80 kararının 10. maddesine aykırılık tespit ettikten sonra, Türk vatandaşlarına orantısız bir şekilde vize vergisi dayatılmasının ayrımcılık teşkil ettiği sonucuna varmıştır92.

Şimdi de Avrupa’da yaşayan Türk vatandaşlarının çok sık karşılaştığı, Ankara Anlaşması’ndan doğan vize hakları, çalışma hakları ve oturum kartı alma hakları ile ilgili olarak ortaya çıkabilecek sorunların, Fransa örneği bağlamında ABAD önüne taşınması için izlenmesi gereken yol üzerinde durmak gerekmektedir.

  1. Hangi yöntemin izlenmesi gerektiği sorunu: Fransa örneği

Yukarıda belirtildiği gibi, 1970 yılında imzalanan ve 1973 tarihinde yürürlüğe giren Katma Protokolün 41. maddesine göre, o dönemde üye olan Avrupa Birliği ülkeleri ve Türkiye, karşılıklı olarak işyeri kurma hakkı ve hizmet verme hakkına ilişkin yeni kısıtlamalar getirememektedir. Başka bir deyişle AB, 1 Ocak 1973 tarihinde bir AB ülkesinde var olan devletin statükoyu koruma yükümlülüğü vardır ve o dönemde bu devletlerin Türk vatandaşlarının faydalandığı haklara sonradan kısıtlamalar getirememektedirler. 1 Ocak 1973 tarihinde, Katma Protokolün 41. maddesinin o dönemlerde taraf olan AB ülkelerine uygulandığı tartışmasızdır.

19 Şubat 2009 tarihli Soysal93 kararından ve 23 Eylül 2013 tarihli Demirkan94 kararından hareketle, Türklerin Avrupa’da hizmet alıcısı olarak Ankara Anlaşması’ndan yararlanamayacağı, ancak hizmet vermek için bu belgenin hükümlerinden yararlanabilecekleri sonucuna varabiliriz95. Bunun yanında 41. madde taraf devletlere, AB’ye hizmet vermek için ve iş kurmak için gelmek isteyen Türk vatandaşlarına yeni yasaklamalar getirme yasağı bulunmaktadır. Bu yasağın kapsamına, vizenin zorlaştırılması yasağı de girmektedir.

AB hukukunun öncelikli uygulanması ilkesi (principe de primauté-principle of the primacy) gereğince, Ankara Anlaşması ve bununla ilgili kararları yorumlamaya tamamen yetkili olan ABAD tarafından verilen kararlar, ulusal yargı organları için bağlayıcıdır. ABAD sistemli bir şekilde, Birlik hukukunda kabul edilen çalışanların serbest dolaşımı ile ilgili ilkelerin, mümkün olduğu kadar Ankara Anlaşması’ndan faydalanan Türk vatandaşlarına uygulanması gerektiğini ifade etmektedir. Dolayısıyla ABAD, Ankara Anlaşmasını Birlik hukukunun genel ilkelerinin uygulandığı şekliyle yorumlamaktadır.

Katma Protokolün 41. maddesinin yürürlüğe girdiği tarihte, hizmet götüren Türk vatandaşlarına ve onların işçilerine vize uygulamayan bir ülke, bugün bu konularda vize uygulamasını dayatamamaktadır. Katma Protokol’ün yürürlüğe girdiği tarihte Fransa AB üyesi olduğu için, o dönemde Türk vatandaşlarına Fransa’da vize alma konusunda var olan durumun incelenmesinde fayda vardır96.

Fransa ile Türkiye arasındaki vize işlemlerine, 29 Haziran 1954 tarihli anlaşma uygulanmaktadır. Bir ay sonra yürürlüğe giren bu anlaşma her iki ülke arasında vizeyi kaldırmaktadır. 1954 yılında, pasaportu olan bir Türk vatandaşı, hiç vize olmadan Fransa’ya girebilmekteydi. Almanya ile birlikte Fransa, 5 Ekim 1980 tarihinde yeniden Türk vatandaşlarına vize uygulamıştır97. Dolayısıyla Fransa’ya hizmet getirmeye çalışan bir şahsın vize talebinin reddedilmesi Ankara Anlaşmasına aykırıdır. Buna rağmen vize talebinin reddedilmesi halinde ne yapılması gerekmektedir?

Fransa’ya hizmet getirmeye çalışan bir şahsın vize talebinin reddedilmesinden sonra, 2 ay içinde ilgili şahsın Paris’teki İtiraz Komisyonu’na (Commission de recours contre les décisions de refus de visa d’entrée en France) başvurması gerekir. Komisyon yapılan başvuruyu reddederse, ilgili şahsın Nantes İdare Mahkemesi’ne başvurması ve olumsuz sonuç elde edilmesi halinde, Danıştay önünde temyiz talebinde bulunulması gerekmektedir. Gerek İdare Mahkemesi önünde ve gerekse Fransız Danıştay’ı önünde ilgili şahsın Ankara Anlaşması’nın ve Katma Protokol’ün hükümlerini öne sürmesi, bu hükümlerin uygulanmasını ve Fransız hukuku ile Ankara Anlaşması’ndan doğan Birlik hukuku arasında uyumsuzluk olması durumunda, Birlik hukukunun uygulanması gerektiğinin talep etmesi gerekmektedir.

Bu talebin reddedilmesi ve Ankara Anlaşması’nın yorumlanması ile ilgili sorun çıkması durumunda, davacı Türk vatandaşı her iki ulusal yargı organından AB Adalet Divanına ön soru yoluyla soru sormasını isteyebilir. Bu talep kabul edilirse, sorun Adalet Divanı önünde gelir ve sorun Birlik hukukuna göre çözümlenir. Aynı yol, Ortaklık Konseyi kararlarında belirtilen şartları dolduran Türk işçiye ve ailesine oturum kartı ve çalışma izni verilmesi talebinin reddedilmesi durumunda da izlenmesi gerekmektedir.

Buna rağmen, Ankara Anlaşması’nın uygulanmasının reddedilmesi ve ön soru mekanizması ile ABAD’a soru sorulmasının reddedilmesi halinde ne yapılması gerektiği sorunu ortaya çıkmaktadır. Kaldı ki, bu çok sık rastlanan bir durumdur. Örnek olarak, Fransa’nın Versailles İstinaf Mahkemesi 29 Kasım 2011 tarihli kararında, Ortaklık Konseyi’nin 1/80 sayılı kararının 8. maddesinin yeteri kadar açık, anlaşılır ve belirli olmadığını belirtmesine rağmen, bu hükmün yorumlanması için ABAD’a soru sormayı uygun görmemiştir98.

Bu durumda ilgili şahıs, Avrupa Komisyonu’na şikâyette bulunabilir ve Fransa’ya veya herhangi bir AB ülkesine karşı Adalet Divanı önünde ihlal başvurusunda bulunulması talebinde bulunulabilir. Komisyon bu başvuruya dayanarak, Ankara Anlaşması’na aykırı davranan Birlik üyesi devleti uyardıktan sonra, bu devlet aleyhine ihlal davası açabilir. Ne yazık ki, bu talebin Komisyon tarafından reddedilmesi halinde, hukuken yapılacak bir yol bulunmamaktadır.

SONUÇ

Ortaklık ilişkisinin önemli bir eksikliği, Ankara Anlaşması’nın yorum ve uygulanmasında taraflar arasında ortaya çıkacak uyuşmazlıkları çözecek ve her iki tarafça başvurulabilecek bir yargı organının olmamasıdır99. Ne yazık ki Avrupa’da yaşayan Türkler, 1963 tarihli Ankara Anlaşması, Katma Protokol ve Ortaklık Konseyi kararlarından doğan haklarını doğrudan doğruya savunamamaktadırlar. Türkiye Avrupa Birliğine üye olmadığı için Avrupa’da yaşayan kendi vatandaşlarının haklarını savunmak için ABAD’a başvuramamaktadır. Bununla birlikte, Türk vatandaşları, Ankara Anlaşması, Katma Protokol ve Ortaklık Konseyi kararlarından doğan haklarını savunmak için doğrudan doğruya ABAD’a başvuramamaktadırlar. Bunun için, ya ulusal yargı organlarının Divan’a ön soru yöntemiyle soru sormaları ya da Avrupa Komisyonu’nun ilgili ülkeye karşı ihlal davası açması gerekmektedir.

Bu durum, özellikle Avrupa ülkelerinde yaşayan Türklerin haklarının kaybolmasına neden olmaktadır. Bu hak kaybının önüne geçmek için, Ankara Anlaşması ile ilgili sorunların ABAD önüne getirilmesi konusunda, ön soru başvurusuyla ulusal yargı organlarının veya ihlal başvurusu yoluyla Avrupa Komisyonu’nun ikna edilmesi gerekmektedir. Bu ikna çalışmalarının çoğu zaman olumlu sonuç vermediği dikkate alındığında, hak kaybının giderilmesi için sadece bu çözümün olması üzüntü verici bir durumdur. Bununla birlikte, AB Adalet Divanı İçtüzüğünün 40. maddesine göre Türkiye, üye devlet olmadığı için Ankara Anlaşması ile ilgili açılan davalara müdahil dahi olamamaktadır. Türkiye’ye kendi vatandaşlarının Ankara Anlaşması’ndan doğan haklarını savunmak için ABAD önünde dava açma hakkının tanınabilir mi? Böyle bir ihtimal söz konusu olabilir mi? Bunun için Birlik antlaşmalarında ve özellikle ABAD İçtüzüğünde ne yönde değişiklikler yapılması gereklidir?
  1   2   3

sosyal ağlarda paylaşma



Benzer:

T Ürk vatandaşlarinin ankara anlaşmasi’ndan doğan haklarinin avrupa biRLİĞİ adalet divanina taşinmasi sorunu iconAvrupa Konseyi/ Avrupa Birliği Ortak Programı "Türkiye'de Model Cezaevi...

T Ürk vatandaşlarinin ankara anlaşmasi’ndan doğan haklarinin avrupa biRLİĞİ adalet divanina taşinmasi sorunu iconI: Genel Hükümler Avrupa Birliği A

T Ürk vatandaşlarinin ankara anlaşmasi’ndan doğan haklarinin avrupa biRLİĞİ adalet divanina taşinmasi sorunu iconEk-1 : avrupa biRLİĞİ mevzuatina uyum tablosu

T Ürk vatandaşlarinin ankara anlaşmasi’ndan doğan haklarinin avrupa biRLİĞİ adalet divanina taşinmasi sorunu iconYilmaz dikbaş’in “TÜRKİYE’de avrupa biRLİĞİ’nden para alan

T Ürk vatandaşlarinin ankara anlaşmasi’ndan doğan haklarinin avrupa biRLİĞİ adalet divanina taşinmasi sorunu iconI. FİKRİ ve sinai MÜLKİyet haklari mevzuati ve avrupa biRLİĞİ MÜzakereleri

T Ürk vatandaşlarinin ankara anlaşmasi’ndan doğan haklarinin avrupa biRLİĞİ adalet divanina taşinmasi sorunu iconAvrupa biRLİĞİ hukukunda ve türk hukukunda patent ve markalar

T Ürk vatandaşlarinin ankara anlaşmasi’ndan doğan haklarinin avrupa biRLİĞİ adalet divanina taşinmasi sorunu iconTürklerin göç tarihi denildiğinde gidilen yerler arasında ilk sırada...

T Ürk vatandaşlarinin ankara anlaşmasi’ndan doğan haklarinin avrupa biRLİĞİ adalet divanina taşinmasi sorunu iconAvrupa komisyonu avrupa’nın enerji stratejiSİ hakkinda

T Ürk vatandaşlarinin ankara anlaşmasi’ndan doğan haklarinin avrupa biRLİĞİ adalet divanina taşinmasi sorunu iconT ürk Vergi Sisteminde Mülkilik ve Şahsilik İlkelerinin Uygulanış...

T Ürk vatandaşlarinin ankara anlaşmasi’ndan doğan haklarinin avrupa biRLİĞİ adalet divanina taşinmasi sorunu iconDoğan erbaş ve Doğu periNÇek ile Abdullah Öcalan"ın yakalanmasından...


Yasa




© 2000-2018
kişileri
d.ogren-sen.com