1953 yılında dünyaya geldi. Dokuz ya­şında iken ailesiyle birlikte İstanbul'a yerleşti. Daha küçük yaş­ta hayatı sorgulamaya başladı. Bunun için Hristiyanlığı


sayfa1/27
d.ogren-sen.com > Edebiyat > Evraklar
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   27
http://www.eminesenlikoglu.org/resimler/haberler/13756.jpg
EMİNE ŞENLÎKOĞLU:
1953 yılında dünyaya geldi. Dokuz ya­şında iken ailesiyle birlikte İstanbul'a yerleşti. Daha küçük yaş­ta hayatı sorgulamaya başladı. Bunun için Hristiyanlığı araştır­dı. Aynı dönemde kiliselere gitmeye ve İncil'i okumaya başladı. Bu inceleme sırasında, İncil'in çelişkilerle dolu olduğunu gördü. Kafası sorular yumağıydı. Sonra İslâm'ı incelemeye ve İslâmî tahsil için yoğun bir kurs eğitimine başladı. Yedi yıl süre ile kurslarda Kur'an, Arapça, Fıkıh, Akaid gibi İslâmî temel ilim­lerle meşgul oldu. Ayrıca, İlahiyat mezunu olan eşi Recep Öz­kan'dan ve özel hocalardan ders aldı.

İlkokulu dışardan bitirdi. 1985'ten beri Mektup Dergisi'nin Ge­nel Yayın Yönetmenliğini yürüten Şenlikoğlu, Türkiye'nin çeşit­li illerinde ve dış ülkelerde konferanslar verdi. Yazdığı her kitap ardarda baskı yaptı. Halen kitapları yoğun bir ilgiyle karşılan­maktadır.
1993 başı itibariyle GENÇLİĞE HATIRAMDIR serisi:

Gençliğin İmanını Sorularla Çaldılar, Bize Nasıl Kıydınız?, Burası Cezaevi, İslam'da Erkek, Mahkum Duygular (Şiir), Ne Olur İhanet Etme, Ülkemi Arıyorum, Biz Bu Vatanın Nesi Oluyoruz?, Telefonla Röportaj, Vicdan Azabı, Ruhumun Pen­ceresi, Kelepçeli Kalemimden, İsimsiz Kitap, Ağlatan Yol­lar, Önce Soru Sorarlar, Sonra Ham İnsanı Koparırlar Dininden, Maria, İnsanlar da Kayar, İdamlık Genç.

Roman, şiir, hiciv, deneme, makale, anı gibi alanlarda eserler veren Emine Şenlikoğlu'nun iki çocuğu var.

Mektup Yayınları: 1

Dizgi MET & FAN

GENÇLİĞİN İMANINI SORULARLA ÇALDILAR

Kapak İllüstrasyon Ayşe Kalyoncu Cumhur

Ofset Hazırlık ANONS

Emine Özkan ŞENLİKOĞLU

Haberleşme Adresi:

Mektup Yayınları

Yavuzselim Cad. No: 19

Fatih/İSTANBUL

Tel: 52183 10 -525 27 06 Fax: 534 18 71

MEKTUP YAYINLARI


BU KİTABIN HÎKAYESİ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Değerli okuyucularım, '

Sizlere kısaca bu kitabın hikayesinden bahsetmek is­tiyorum. Gerçi, kitabın içinde yıllar önce yer yer konu et­mişim ama yine de bir özet yapayım istedim.

Ben, İslâm'ı çok zor bulmuş bir insanım. Her gittiğim yerde çeşitli sorular soruyorlardı. Bilhassa 1974'lü yıllar­dan hatırlıyorum; 'Allah yok' demek modaydı, Allah'a ina­nan gençlerin gerici olduğu vurgulanıyordu..

Türkiye'de o yıllarda (1977-84), gündemde olan soru­ları bir bir tespit ettim. Bazı yazarlara götürdüm bu soru­lan. "Ben, güzel yazamam, sizler güzel yazarsınız. Şu so­rulara cevap verin" dedim, kabul etmediler.

Ben de yarım yamalak Tükçem ile, "Tesiri Allah'tan" diye kalemi sıvadım ve yazdım.

Allah'ın lütfü ile bu kitap çok tuttu..

Beni, bu kitap yüzünden, cezaevine attılar. Sekizbu­çuk yıl hapis cezası verdiler. İki buçuk yıl cezaevinde yattıktan sonra, infaz yasası değişti ve çıktım.

İki buçuk yıl zarfında, cezaevinde, yedi adet kitap yazdım. Bazen arkadaşlara şaka yapıyor, diyorum ki; bil­selerdi yedi kitap yazacağımı beni asla hapsetmezlerdi.

Şu anda bu yazıyı bu kitabın kırkbirinci baskısında yazıyorum. Türkiye şartları için oldukça güzel bir rakam. (korsanlar kaç baskı yaptı onu bilmiyorum)

On yıl geçmiş olsa bile kitabı bir daha elden geçireyim dedim, alıntılar biraz fazla olmuş, tekrar okuyunca gör­düm, düzelteyim dedim. Baktım, olmuyor. Hiç birine eli­mi sürmeden, bırakmak zorunda kaldım. Korsan baskılar hariç, bu kadar baskıyı, bu kitap, böyle olduğu halde yap­tı. Her halde bir hikmeti vardır diye bozmadım.

Evlilik işlerini de ihmal etmeyen kitabım, Allah'ın varlığından, ahirete imana, Yehova Şahidliği'nden özel hallere kadar ortalama beşyüz konuyu kapsıyor. Son sa­hifelerindeki güzel sözleri de ayrıca ilave ettim.

Şimdi kitabı okuyunca, "Keşke bu kadar alıntıya yer vermeseydim" dedim. Fakat o günlerimi hatırlayınca hü­zünlendim. O günlerde dipnotları belirlemek için kitapla­rı bile zor bulmuştum. Hâlbuki, çok acele lazımdı bu ki­tap... Gençlere bir an önce yetişmeliydi ve yetişti.

Beni, ikibuçuk yıl cezaevinde yatırdı ama gençlerimiz için değdi.

Cezaevinde yattığım yıllar, bu kitap için gördüğüm hakaretler, okuyucuma feda olsun.. Milyonlarca kez feda olsun...

Bu kitabı ilk çıkardığım günlerde niyetim şuydu; "Gençliğe Hatıramdır" diye bir seri çıkaracak, sonra öl­sem de gam yemeyecektim. Allah'a şükürler olsun, hayal­lerimin birini gerçekleştirmeyi nasip etti ve seri bitti.
"Gençliğin İmanı"yla başlayan seri, "İdamlık Genç" roma­nıyla son buldu.

Hatalarım benim, güzellikler davamındır.

Allah sizlerden razı olsun diyerek, 1984'te ilk baskısı yapılan kitabımla, sizleri başbaşa bırakıyorum. Allah'a emanet olun.

E.Ö.Ş. 20.6.1993
DOST DAVETİ VE BİR SORU
Gel kardeşim diyorum, Rabb'ini dinle, Dünya gitmeyecek inan ki seninle. Sulara dargın mısın ki, guslün yok, O kadar nankör müsün ki, şükrün yok. Kör kütükte kayıtın İslâm'dır ama, İslâm'ın kütüğünde belki kayıtın yok. Anamız (Hz.) Havva'dır, babamız (Hz.) Adem. Kimimiz niçin cevher, kimimiz neden maden? Bir fincan kahveye teşekkür eden sen, Yaratana nankörlük acaba neden?

Emine Ö. ŞENLİKOĞLU
Bismihi Teala,

İslâm'ı yaşamanın ayıp, her türlü rezaletin şeref sa­yıldığı şu asrımızda bir yanda ilerleyen İslâm dininde bi­zim de bir zerremiz olsun dedik. Bilemiyorum, belki hu­zur-u ilahi'de karşıma çıkmayacak. Belki de tersi olacak, orası o âlemde anlaşılacak. Rabbim ahiret zaferi nasip et­sin.

Muhterem kardeşlerim...

Aslında bu kitabı cebinden çıkarabilecek çok kitap var. Fakat bu yazdığım kitabımın içinde olan soruların hepsini bir arada toplayan bir kitap yok gibi birşeydi veya benim elime geçmemişti. Bu arada, konferans ve vaazla­rımda, Kur'an kursu ve İmam Hatip talebelerinin de, "Siz, bu soruları kitap yapsanız çok iyi olur" teklifleri ile karşılaştım. Yalnız Kur'an kursu talebelerinden değil, ki­tabın içinde okuyacağınız gibi, yüksek okulda okuyan öğ­renci kardeşlerimden de, "Biz bu soruların cevabını bil­mediğimiz için, neredeyse imanımız elden gidecekti. Bi­zim gibi niceleri var ki, bunalım içindeler, siz bir kitap çıkarsanız nasıl olur?" dediler. Ben de düşündüm, faydalı olur niyetiyle yazmaya karar verdim. Şunu da söyleyeyim ki, herkesi memnun etmek, hiç tenkide uğramayan bir ki­tap yazmak mümkün değil. Zira, gerektiğinde Allah'ın ki­tabını tenkit eden insanoğlunun, benim yazdığımı tenkit etmemesi düşünülemez...

Muhterem kardeşlerim! Olur ya, kitabın baskısında hatalar olabilir. Her türlü hatanın hoş görülmesini rica ediyorum. Başka söze gerek yok.

Beni amelimle değil, niyetimle ölçen dost Evet diyorum, odur kardeş, odur dost...

Emine Ö. Şenlikoğlu 7.3.1984/İstanbul

GİRİŞ

Adamın biri, bir yılanla arkadaşlık kurar; adam yılanı çok sever. Ona, her gün bir tas süt içirir. Arkadaşlıkları bu şekilde günlerce devam eder. Fakat günlerden bir gün, yılan değil mi, yılanlık damarı tutar. Adamın oğlunu sokarak öldürür. Zavallı adam, gelir bir de bakar ki, oğlu ölmüş. Yılan da biraz ötede. Adam; "Yazıklar olsun!" diye­rek yılanın kafasını taş ile ağır bir şekilde yaralar. Adam, ağlayarak oğlunu kapısının önüne gömer. Aradan yıllar geçer, adam yılana der ki: "Yılan kardeş, gel seninle eski­si gibi yine dost olalım." Yılan, kafasını şöyle bir kaldıra­rak, "Ah... Ah.." der, "Bu yara benim kafamda, o mezar senin kapındayken seninle artık dost olmamız mümkün değildir."

Adamın akılsızlığı, yılanla dost olmakla başlamıyor mu? Müslümanın emperyalist dinsizle dost olması gibi birşey. Belki yılanla dost olunur ama kâfirle asla dost olunmaz. Kâfir, Müslüman oluncaya kadar bu böyle sü­rer. Peki, bugün kâfirlere "Dostlar" diye hitap ediliyor. Bunun sebebi nedir? Kâfir, Müslüman mı oldu? Hayır. Peki, nasıl dostumuz oldu? Hani Kur'an-ı Kerim'de Rabbulâlemin; "Ey iman edenler, kendi din kardeşlerinizden başkasını dost ve sırdaş edinmeyin Çünkü onlar, size şer ve fesat yapmakta hiç kusur etmezler, size sıkıntı

verecek şeyleri arzu ederler. Hakikat, onların kin ve nef retleri ağızlarından (taşıp) meydana vurmuştur. Göğüsle rinde gizlemekte oldukları (düşmanlık) ise daha büy tür. Size ayetlerimizi (kati surette) açıkladık, eğer düşü nürseniz."(l) diye buyurmuştu. Bize ne oldu? Rabbimiz­den (hâşâ) daha mı iyi biliyoruz? Dostumuzmuş, olsun ba­kalım, nereye kadar gidecek? Günün birinde, bu dostluk Türkiye'yi mezara sokarsa, aklımız başımıza gelir (biiznil­lah, fırsat vermeyeceğiz, aklımızı başımıza alacağız.) Yı­lan, 'Biz dost olamayız" demişti. Fakat kâfir, yılanın yap­tığı fedakarlığı yapmaz, açıkça, "biz dost olamayız," diye söylemez. Kâfirle dost olmak, bizi Rabbimiz'den ayırır, Peygamberimizden ayırır, Kur'an'ımızdan ayırır. Böylece, hem dünyamız, hem ahiretimiz harap olur. Dünyamızın harap olması bir şey değil diyelim ama ya ahiretimiz ha­rap olursa ne olur o zaman halimiz? Altınla satın alama­yacağımız kıymetli yıllarımıza, bir paçavra kadar bile de ğer vermiyoruz. Neticede, Avrupa'nın kilisesine mendil açacak hale geldik. Bat: aşığı Müslüman! Geri kalmışlığı­mızı hâlâ dine mal etmeye çalışır aktadırlar. Bu nasıl uyumaktır anlayamadım. Bu, gerici, yobaz aydın bozun­tularının hiç mi akılları ermiyor? İnsan şöyle bir düşünür: Dün, devlet, Kur'an-ı Kerim, yani Allah'ın ahkâmı ile yö­netiliyordu, Batı bize muhtaçtı, bugün devlet, insanların ahkâmı (kanunları) ile yönetiliyor, biz Batıya muhtacız... Dün, Kur'an'ın emirleri uygulandığı zaman, ülkede maddî ve manevî bir huzur vardı. Hatta Batı devletlerine para yardımı bile yapılıyordu. İlimde de en ileri gidenler Müs lümanlardı. Galileo'yi, İslâm anlayışı değil, Batı anlayışı ölüme mahkum etmişti. O zamanlar Batılılar, dünya tep­si gibidir derken, Müslümanlar dünya yuvarlaktır diyor­lardı. Şimdi o Batıya bizi hayran ettiler. Müslümanlar, ayın, güneşin, yıldızların döndüklerini bildiren ayetleri çoktandır okuyorlardı.

Kitabın yazılış gayesindeki en önemli mesele, Al­lah'ımızı hakkıyle bilmek ve dinsizliği tanımaktır. Hele doğru söyleyen tarih kitaplarını okuyunca, insan bir tu­haf oluyor. O Müslümanlar, İslâm'ı nasıl yaşamışlar, İslâm için nasıl durmadan çalışmışlar, inan tam bu duy­gularla dolu iken, Allah'ın emirlerini yapmayan, Ta-ğut'u(2) destekleyen, ona dua eden birinin, ben de Müslü­manım, demesi yok mu? İşte o zaman, "Hadi oradan, sen mi Müslümansın? Tağutu desteklemekle Allah'a şirk ko­şuyorsun, bir de Müslüman'ım diyorsun", diyesi geliyor insanın.
Birkaç sene evvel, bir konuşmamdan dolayı komiserin karşısına çıkarılmıştım. (Sağolsunlar bizi alıştırdılar.)

Komiser Bey soruyordu:

— Seni buraya niçin getirdiler?

— Siz bilirsiniz Komiser Bey, ben nereden bileyim,

— Sen ne anlatıyordun bugün saat 12'de?

— Rabbimi, peygamberimi (s.a.v) ve emirlerini...— Onlar, bilmiyorlar mı, Rabbini, peygamberini? Sa­na mı kaldı bunları anlatmak, okulda bunların hepsini öğretiyorlar?

— Okulda okutulan bir saatlik din dersi ile, Allah'ın ve peygamberin emirlerini, peygamberimizin (s.a.v) işleri­ni öğretemeyiz ki? Hem ben, sadece okulda okuyanlara vaaz vermiyorum ki, okulda okumayanlara da vaaz veri­yorum, bildiğim ne varsa hepsinden.

— Aman canım, ne yapmış ki peygamber, bol bol hal­kın zekâtını toplamış.

— Komiser Bey! Bakın, siz de peygamberimizin (s.a.v) hayatım okumamışsınız. Peygamberimiz (s.a.v), zekât al­mazdı. Allah (c.c.) yasaklamıştı. Buna ne dersiniz acaba?

— Neyse, konumuz bu değil. Ama Muhammed bir filo­zoftu, bunu kabul etmek gerekir.

— Bunu kabul etmek, Kur'an-ı Kerim'i reddetmek de­mektir. Filozof demek, kendi araştırmaları ile birşeyler bulan, yeni fikirler ileri süren düşünür demektir. Hem fi­lozofların ileri sürdüğü fikirleri, aynı zaman diliminde ve­ya birkaç asır sonra başka bir filozof çürütüp başka yeni fikirler ileri sürebiliyor. Hâlbuki, peygamberimiz (s.a.v) bir ümmî idi. Yani, okuyup yazması yoktu. Nasıl oluyor da bir ümmîye filozof diyorsunuz? Peygamberimizin (s.a.v) söylemiş olduğu bütün emirleri, Allah (c.c) bildir­miştir. O da, biz ümmetine bildirmiştir. Kâfirler, peygam­berimize (s.a.v) filozof demekle, Kur'an-ı Kerim'in Al­lah'tan (c.c) geldiğini saklamak istiyorlar.

— Sen bunları niçin öğreniyorsun?

— Bana, yani bir Müslüman'a farz olduğu için.

— Boşver canım, ne lüzumu var. Kendini bu kadar yormuşsun, gidip bir memur olsaydın, hiç olmazsa huzu­run olurdu.

— Memurlar, çok mu huzurlu? Sonra ben, elhamdülil­lah çok huzurluyum, hem yorulmaktan da zevk alıyorum.

Çünkü, ruhum yorgun değil. Siz devletin memurusunuz, ben de dinimin memuruyum. Devlete memur lazım da, İslâm'a memur lazım değil mi?

Komiser, konuyu değiştirerek konuşmasını sürdürdü. Ötesini anlatmaya gerek yok. Bakın, burada dikkatimi çe­ken bir durum var. İslâm'ın yanlış anlatıldığını, İslâm'ı ben de bilirim diyenlerin, aslında İslâm'dan hiçbir şey bil­mediğini gözlemleyebiliyoruz bu olayda. Seni hakkıyla anlatamadık, dinini tanıtamadık, bizleri affet Allahım.

Şimdi ne yapmak lâzım? İslâm'ı güzelce öğrenip amel etmek, sonra da İslâm'ı tebliğ etmek lazım. Üstadımdan duymuştum: "İnsanı eğitmek, hayvanı eğitmekden zor­dur" diyordu.

Adam, dağdan ayı tutup getiriyor, onu terbiye ediyor da, biz elimizdeki talebeyi terbiye edemiyoruz. Bu bizim tam eğitici olmadığımızı gösterirken, (hayvanlarda nefis yok) nefs sahibi olan insanoğlunun terbiyesinin çok zor ol­duğunu da gösterir. Hele bugün, zehir saçan neşriyat için­de bulunan gençliği kurtarmak (eğitmek), deveye hendek atlatmak değil, nerdeyse deveye elma toplatmak kadar zor bir mesele oldu. Niçin?... Ah, bu niçinleri bir anlatabil­sek, gerçekleri açık açık beyinlere sokabilsek... Yâ Rabb, nasip et...

Şuna kesin olarak inanmamız lazım ki, yılanla dost olmak, kâfirle dost olmaktan bin defa daha iyidir. Yılan, adamın evladını soktu öldürdü, böylece çocuk sadece dün­yadan ahirete gitmiş oldu. Fakat kâfir, evladlarımızın beynini zehirlemek yoluyla, hem dünyasını, hem de ahretini harap etmiş olur. Nereden türedi bu "İnanmıyorum" diyen gençlik? Uyanalım, çok düşünüp, çok çalışalım. Kâfir, dinimize küfür ediyor, niçin duymuyoruz?. Ama Al­lah'ın izniyle, hesap sormanın zamanı elbette bir gün gelecektir. Kâfirlerin İslâm'a karşı bir hileleri, tuzakları varsa, Rabbim'in de onlara karşı bir tuzağı vardır.

"Hani bir zaman, o küfredenler, ya seni tutup bağla­mak, ya da seni öldürmek yahut seni yurdundan zorla çı­karmak için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar, bu tuzağı kurarlarken, Allah da onlara bir tuzak kurmadaydı. Al­lah, tuzak kuranlara mukabele edenlerin en hayırlısıdır." (3) Allah, ayetlerden meâlen böyle seslenirken, kalkıpta "Allah da hata yapar" diyenler, yılandan milyon kere mil­yon daha yılan değil midir?

Geçenlerde konuşan cahil bir adam, "Ben hoca çocu­ğuyum" diye fetvabaşı kesilmişti, ben de bu şiiri yazmış­tım.

Ne söylüyor şu adam, şaşkın şaşkın Kırdığı büyük potlar, binleri aşkın Üstelik çok da cahil, cahilin de cahili Şunu susturmak için, bilmem ki ne yapmalı Kahrımdan ölüyorum, adam, tutup dinimi Suçluyor, yargılıyor, bilmiyor ki, kimi Kim çekiyor hesaba, kimdir küçümsediği Allah ve Resulüdür açıkça söylediği Bu adama yok mudur, hiç haddini bildiren Sabır kardeşim sabır, birazcık daha diren Köpeklere her zaman, bu meydan verilmez ya Her saniye şeklini değiştiriyor dünya. (4)

Sorular sorulur ve cevaplar tatmin edici bir şekilde verilirse, kalpler mutmain olur. Fakat, inanmak isteme­yen, yine inanmaz. Bile bile inkâr ederek, Ebu Cehil tipi bir kâfir olur. Bu küffarlığın ismi, inadî küfürdür. İyi huylu, temiz kalpli bir şüphe sahibi, tatminkâr cevap alınca derhal teslim olur. "Önceden çok itiraz etmiştim, şimdi tükürdüğümü yalamam" diyerek saçmalık yapmaz. Hz. Ömer gibi, gerçeği bulana kadar yaptığı itirazlara, gerçeği bulduktan sonra hayretle tövbe eder ve der ki: "Ne kadar cahilmişim, Allah'ım sana ne kadar isyan etmi­şim ve sen ne kadar sabırlıymışsın ki, beni isyanım anın­da helak etmedin."

Evet, sorular bitmez, ancak inanmak isteyenin soru­ları muhduttur, sınırlıdır. Çünkü, soran kişi iyi niyetli ise bilir ki:

Nedenler, niçinler, nedendir bitmez

Bir şeyi inkâr için, "yok" diyebilmek yetmez.

Eskiden Müslümanlar'ı yok etmek için, öldürmek kâfi idi. Fakat, durum şimdi tamamen değişti, kâfirler şöyle diyorlar: "Müslüman'ı öldürmeye lüzum yok, inancını öl­dürürsek fikri bizim olur, fikri bizim olunca da hem bir Müslüman eksilir, hem de biz, bir tane adam kazanmış oluruz." Fikri (inancı) öldürme metotları, tuzakları gayet basit: SORULAR... İslâm'ı bilmeyen gençlerin beynine balyoz gibi inen sorular. Cevabı veremeyen gencin param parça olan zihni ve sonra kocaman bir isyan: "BEN AR­TIK İNANMIYORUM." Sen, daha önceden de inanmıyor­dun, inandığını zannediyordun. İnanmak için, inandığın şeyi tanıman ve çok iyi bilmen lazımdı. Hâlbuki sen, fut­bolu, rezalet filmlerini çok iyi biliyordun. Moda, kumar, içki, kadın, kız, politika, falan artistin hayatı, filan şarkı­cının hayatı derken, sevmen gerekeni sevemedin, tanıya­madın. Onun için de aklın kâfirler lehine kiralandı. Sen, onlarla meşgulken, sana bir de soru tuzağı kurdular.

"Niçin yaşıyoruz? Dünyaya bir kere geldik, niçin eğ­lenmeyelim? Niçin zenginler mutlu? Niçin?.. Niçin? vs." Sen, senden çalındın.,Araştırmadın, çünkü çok meşgul­dün. Akşama çok güzel bir film vardı, yarın imtihanın vardı ona çalışacaktın, ertesi gün yaş günün vardı, daha öbür günü tiyatroya gidecektin, derken, geldi cumartesi, pazar. Bu günlerde de maç ve gezilerin vardı ve böylece hafta bitti. Sen ise sana sorulan soruların cevabını düşü­nemedin bile... Zaten işine de öyle geliyordu. Korkuyor­dun, "Ararsam, soruların cevabını bulurum, bulursam, inanırım, böylece de artık eğlenemem" diyordun." Boşver aldırma, huzurum kaçmasın" diyerek kendi kendinden korkup, benliğinden uzaklaşıyordun.

Ama yanıldın. İnanmayınca hepten mahvoldun. Yıkıl­dın, kişiliğini kaybettin, ruhun sıkılıyordu. Ruha da inan­mıyordun ki, derdinin devası için uğraşasın. Sen bir robot olmuştun. Felsefe öğretmenin sana ne diyorsa, okuduğun materyalist kitaplar sana ne diyorsa, sen onlara inandın. Mutlu oldun mu? Hayır... Asla olmadın... Ve sen, kendi iradenle değil, başkalarının iradesiyle yaşıyordun. Hâlbuki adım adım bir menzile doğru gidiyordun, o kadar meş­guldün ki... Bu gidişin fark edilemeyecek duruma gelmiş­ti. Seni yaratan Rabb'ine düşman olmuştun. Adım adım ona doğru gittiğini unuttun ve kokuşmuş bir et yığını ha­line geldin. İlk yıkılışın sana sorulan sorularla başladı. Soruya cevap veremeyince, sen de başladın başkalarına aynı soruları zincir yaparak sormaya.
Sen... Köy ağası Hasan Efendi! Sen de çok meşguldün. Sanki senin de zamanın bitmişti. Bu akşam kahvehanede köylülerle toplantın vardı. Köyün merasından, otlakların­dan, hududundan konuşacaktın...

Ertesi günü, kaymakam çağırmıştı, oraya gittin. Da­ha ertesi günü, kaymakam köye gelecekti, kaymakamı iyi ağırlaman gerekliydi, davar kesmen, tavuk kesmen la­zımdı. Böylece hatalı bile olsan kimseler seni kaymakama şikayet edemeyeceklerdi... Nasıl şikayet etsin ki? Sen kaymakama pay vermiştin. Sana nasıl ceza verebilirdi? Böylece, senin de haftaların geçmişti. Allah'ı (c.c) tanıma­ya, İslam'ı öğrenmeye sen de vakit bulamadın. Ama maa­lesef senin de cesedin musallaya gelecek, bu adamı nasıl bilirsiniz dediği zaman imam efendi, hep bir ağızdan:

— İyi biliriz, iyi biliriz, denilecek. (Sahtekârlar, yalan­cılar, iyi olmayan bir insana, nasıl, "İyi biliriz, iyi biliriz" diyorsunuz. İslâmiyet'in iyi demediği bir insana, "İyi" de­mekle ahirette Allah'a (c.c) hesap vereceğinizin şuurunda mısınız? Hâlbuki senin gibi dininden bihaber, mal-mülk uğruna Allah'a (cc.) bir saatini dahi vermemiş bir zalime,

"Kötü biliriz, kötü biliriz" deselerdi senin gibileri ör­nek almış olanlar: "Ben de halkın hakkını yersem, İslâm'ı öğrenip yaşamazsam, daha toprağa girmeden rezil olaca­ğım" derlerdi... Ama maalesef, şuursuz, gafil Müslüman­lar, bugün cami kapısında Masonlar'a, Tağut'a 'evet' de­yip destekleyenlere, kısaca, kâfirin her türlüsüne, "İyi bi­liriz, iyi biliriz" diyerek cenaze namazlarını kılıyorlar. Ga­fil! Müslüman, kâfirin (İslâm'dan başka sistem kabul e­den kimsenin) cenaze namazını kılar mı?

Sen, Leyla Hanım! Sen de düşünmedin İslâm'ı (şeria­tı), 'beğenilmem lazım' dedin de, kapanmayı yakıştırama­dın kendine...

Seni de kandırmışlardı, "Kim gitmiş de kim gelmiş ahirete?!" diye. Fotoroman Karaoğlan, çeyiz, çiçek işleri ile uğraşırken, sen de vakit bulamadın. Yarın arkadaşla­ra gidecektin, ertesi gün, pasta günü vardı, daha ertesi gün çamaşır yıkayacaktın, başka gün düğün vardı der­ken, sen de hiç İslâm'ı öğrenmeden getirdin haftayı, sen de terkettin Rabb'ini, secde etmek güç geldi sana. Boş şeylerle uğraşırken acımadın vaktine ama namaza vere­ceğin on dakikana acıdın...

Artistlerin, Leydi Diana'nın giydiği iç çamaşırların­dan haberin oldu da, yumurtanın içinden çıkan sanattan haberin olmadı. Böylece, gençliğini nefsine feda etmiş, yaşlılığında Allah'a (c.c) dönme hayelleri kurmuştun. Böy­lece sen de farkedemeden, felaketin kucağına düştün.

Sen Fatma Hanım! Aç kalmaktan korktun, "İllâ çalı­şacağım, hayatımı garanti altına alacağım" dedin. Hayatı­nı garantiye almayı düşünürken, ahireti hiç düşünme­din...

Sen bakkal efendi: Cuma günü bakkalım bir saatçik olsun kapatamadın. Cuma günü, ezan okunduktan sonra namazdan çıkıncaya kadar kazanılan bütün paranın ha­ram olduğunu dahi bilmiyorsun veya bildiğin halde işine gelmiyor.

Velhasıl, durum ne oldu?. .Türkiye'nin hatta dünyanın durumu aşure çorbasını geçti.. Şimdi de dert yanıyorsun. "Ah şu anarşistler, gözü kör olsun bu anarşistlerin, gel­mesine sebep olan insanların" diyorsun. Hâlbuki, yapmış olduğun bedduaya sen de dâhil oluyorsun fakat farkında bile değilsin. Şair Mehmet Akif Ersoy, ne diyordu:

Sahipsiz vatanın batması haktır, hak Sen sahip çıkarsan, bu vatan batmayacak.
Hani, sen sahip çıktın mı? Evet çıktın... Ama neye sa­hip çıktın. Bankadaki faiz parana ve midenin menfaatine. Öyle değil mi? Yalnız bunu söylerken, herkes senin gibi yaptı, demek istemiyorum., Öyle gençler, öyle Hasanlar, öyle Fatmalar, öyle Leylalar var ki, sadece dinini düşün­müş, Allah'ın, "Allah sizin mallarınızı ve canlarınızı cen­net mukabilinde satın almıştır"(4-a) emrine uyarak mal­larını ve canlarını Allah için adamışlardır. İslâmı öğrenip, başkalarına öğretmişlerdir. (Allah, onların hepsinden razı olsun.)

İşte sen senden, dininden nasıl koptun, seni dininden nasıl kopardılar?... Sorularla. O sorulan şimdi oku. Bu ki­tapta olan sorular, seni soru tuzaklarına karşı uyandırır sanıyorum. Eğer şen uyanmış isen, uykuda olan kardeşini de uyandır. Atalarımızın şu güzel sözünü unutma: "Su uyur, düşman uyumaz."

O kadar çok sorular var ki, anlatamam. Ben, ilk ola­rak liseli bir genç kızın sorularını ele almak istiyorum. Vaaz vermek üzere bir mevlide davet edildim. Eve gitti­ğimde, içerde gayet hareketli bir görünüm vardı. Boyalı yüzler, âdet olsun diye kapanan yarım başörtüleri.. Beni başka bir odaya götürmelerini, orada vaaz için biraz ha­zırlanmam gerektiğini söyledim. Salonun en sonunda bir odaya geçtim. Odada üç genç kız, ellerinde sigara ayak ayaküstüne atmış oturuyorlardı. Beni gördükleri halde hiç istiflerini bozmadılar. Hâlbuki İslâm ahlâkı, kapıdan giren büyük, küçük her insana, yer göstermeyi emreder. Bu kızlar, İslâm görgüsü (medeniyeti) diye bir şey bilmi­yorlardı, onlara çok görmemek lazımdı. Yalnız suratları pek asılınca sordum:

— Afedersiniz, sizi rahatsız ettim galiba...

Aslında gayem konuşmak için konu açmaktı. Esmer uzun boylusu:

— Buyrun, ne demek?

— Bilmem... Bana ilk bakışta bu duyguyu verdiniz de...

— Size öyle gelmiştir. Biz insancıl davranır, bütün in­sanları da severiz.

Bu kelimeler bana hemen karşımdaki muhatabımın hangi lûgatçı zihniyetten olduğunu anlatmaya kafi gel­mişti. Yine aynı genç kıza dönerek:

— Hayret, nasıl bütün insanları sevebiliyorsunuz: Hâlbuki, insan fıtratında, bir diken ayağına batınca bü­tün dikenlerden çekinme duygusu vardır. Her insandan değil ama. Eğer ben, bir inanç uğruna bir kişiden zarar gördümse ve o zararı o kişinin inancı tasdikliyorsa, o kişi­den de, o inançtan da nefret ederim. Siz böyle değilsiniz herhalde?

— Hayır... Ben insanları olduğu gibi kabul ederim.

— Bu bir kelime oyunu değil midir? Elbette her insan olduğu gibi kabul edilir, siz beş kiloyu altı kilo diye kabul­lenemezsiniz... Mecburen beş kilo olarak kabulleneceksi­niz.

Ne olduğu belirsiz bu tartışmalardan sonra kanepeye oturdum. Genç kızların ikisi, benden tarafa hiç bakmıyor­lardı. Esmer olanıyla arada bir göz göze gelirsek baştan savarcasına gülümsüyordu. İçeriden de mevlidhânın sesi geliyordu:

"Daha tıfıl iken der idi ümmeti ümmeti Sen kocaldın terkeyledin sünneti"

Kim dinliyordu bu sözleri? Millet mevlide değil, sözle­rine değil, mevlidhânın güzel sesine aşık, mevlidhanların çoğu da mevlidin parasına âşık. Yâ Rabbi, Sen bizi bu hallerden kurtar. (Amin)

Konuyu açmak için esmer olan genç kıza sordum: — Mevlid sever misiniz? Gayet sessiz olarak:

— Bilmem, dedi, galiba sevmiyorum.

— Doğru söylüyorsunuz, eğer sevmiş olsaydınız orada. Dinliyor olmanız gerekirdi. Eğer bana darılmaz iseniz, si­ze sormak istiyorum; bugün buraya niçin geldiniz?

— Davet ettiler biz de geldik, ne demişler, topluma uymak lazım, biz de topluma uyduk.

— Yoo... Bu sözler yanlış, hem de çok yanlış, topluma uyulmaz, inanca uyulur. Bir Müslüman için ölçü: Toplu­ma uymak değil, İslâm ne diyorsa ona uymaktır. Sizin söylediğiniz bu sözlerle İslâm'ı bilmeyenler aldatılıyor. İş­te bakınız, arkadaşlarınız ikinci sigaralarını yaktılar, hâlâ bir kelime dahi konuşmadılar. Acaba ben buraya geldim diye mi kızdılar? Sağımda oturanlardan dik bakışlı olanı:

— Niçin kızalım?

— Bilmemki, bir hoş geldiniz bile demediniz.

— Biz, ev sahibi değiliz ki...

— Ne önemi var? Benden önce gelmişsiniz ya... Sonra çok acaib bir şekilde bakıyorsunuz. Hâlbuki ben bir ka­rıncayı bile incitmek istemem... Bir gören olsa, babanızı öldürdüm zannedecek.

— Fark etmez...

— Nedir o fark etmeyen?..

— Babamı öldürseniz de sizden aynı şekilde nefret

ederdim.

Esmer olanı atılarak:

— Aysel saçmalama..

— Saçmalamıyorum, doğruyu söylüyorum. Ben, bü­tün İslamcı yobazlardan nefret ederim.

İçi barut fıçısı gibiydi genç kızın... Kazın açık konuş­ması çok hoşuma gitti, hiç olmazsa Mason taktiği yapmı­yordu.

— Seni tebrik ederim. Açık sözlü kimsenin şahsiyetini sevmesem bile, açık sözlülüğünden dolayı takdir ederim. Oldu olacak şunun sonunu getir bakalım. Neden İslâm'dan nefret ediyorsun? Ne yaptı sana İslam?...

— Ne yapacak... Görmüyor musunuz, bizi ne kadar geri bıraktı? Avrupa aya giderken, biz hâlâ yaya gidiyo­ruz.

— İslâmiyet'in ne suçu var bunda?

— Onun için geri kaldık.

— Biz İslâm'ın emrine göre mi yaşıyoruz? Yani biz İslâmiyet'in, Allah'ın emirlerini dinleyen bir ülke olduk da, İslâm; "Durun ilerlemeyin" emrini mi verdi? Biz de onu dinledik te sonra mı geri kaldık?

— Biz, İslâm'ın, namaz, oruç, hac gibi ibadet emirleri­ni yaptık. Fakat ilimle ilgili ibadet emrini yapmadık. Za­ten kâfirler, bu yalanı söylerken bilmişler senin hemen inanacağını. İslâmiyeti araştırmadan, niçin onun hakkın­da kötü hükümler veriyorsunuz?

— Nereden biliyorsunuz araştırmadığımı?

— Konuşmanızdan belli oluyor. İslâm'ı terkedeli beri Batı'nın kölesi olduk. Siz de, terketmediğimiz için geri kaldık diyorsunuz. Neyi kaldı İslam'ın, sadece nüfus kâğıtlarında İslâm yazıyor. Siz, onu da silip yerine başka din yazsanız ne fark eder ki... Zaten devlet olarak da öyle, güya İslâm ülkesi, Türkiye İslâm devletiymiş... Tamamen yanlış. Çünkü İslâm ülkesi demek, anayasası Kur'an olan ülke demektir. Yani o ülkenin temel kanunları yal­nız Allah'a (c.c) aittir. Allah'ın sözü geçer. Hâlbuki Türki­ye'de kanunları insanlar yapar, insanların sözü geçer. Hatta 1928 yılında İsmet İnönü ve yüzyirmi arkadaşının imzası ile meclise yapılan 'tadil teklifi' kabul edilmiş ve anayasanın bazı maddeleri değiştirilmiştir. Böylece 1924 anayasasının ikinci maddesinden "Devletin resmi dini İslâm'dır" kaydı silinmiş ve 24. maddesinden meclisin va­zifeleri arasında sayılan "Ahkâm-ı şeriyyenin tenfizi" iba­resi kaldırılmıştır.(5) Türkiye'nin, sadece şehir girişlerin­de bol bol minareler var. Maalesef onların da içlerinde birkaç saf cemaat var. Bana şunu söyleyebilir misiniz, İslâm adına şu ana kadar yaptığınız ne var? Ya da şöyle diyelim, İslâm adına ne yaptınız?

— Hiçbir şey yapmadım...

— Türkiye'nin uyguladığı bir İslâmî emir söyleyebilir misiniz?

— Bilmem ki... Ha... Cuma namazı var.

— Kimler kılabiliyor cuma namazını? İş başında olan işçi kılabiliyor mu? Memur kılabiliyor mu?

— Hani biraz önce, İslâm yüzünden geri kaldık diyor­dunuz. İslâm'ın hangi emrinden dolayı geri kaldığımızı söylemeyecek misiniz?

— Bilmem, bildiğim bir şey varsa, o da İslâm dini in­sanı yobazlaştırıyor.

— Kardeşim sen İslâm'ı biliyor musun?

— Elbette biliyorum.

— Nerde Öğrendin?

— Okulda, öğretmenimiz öğretti...

— Öğretmeniniz biliyor muydu?

— Herhalde biliyordu, bilmese neyi öğretecek?

— Kardeşim, Türkiye'de dini, İslâm'ı bilmeyen insan­ların anlattığı gibi zannediyorlar. Bir masal, bir cinayet anlatıp, İslâm budur deniliyor. Karşıdaki şahıs İslâm'ı bilmediğinden hemen inanıyor. Okulda öğretmenler, sa­dece namazda kılınacak dualardan birkaçını, belletirler bir de sadece 32 farzı madde madde öğretip teferruatına asla girmezler. Çünkü, 32 farzın biri de, kitaplara inan­maktır. Yüz suhûf dört tane kitap vardır. Bunlardan yüz tanesi küçük suhûflar (yani sayfalar) halinde, dört tanesi büyük kitaplar halindedir. Bunlardan biri de Kur'an-ı Ke­rim'dir. Öğretmen, Kur'an-ı Kerim'in içindekilerini anlat­sa devlete, yani laikliğe karşı gelmiş olacaktır. Çünkü Kur'an'da din işleri ile devlet işleri birbirinden katiyyen ayrılmaz. Kim ayırırsa İslâm'dan çıkmış olduğunu bildi­rir. Kur'an-ı Kerim, bir hayat nizamıdır. Şimdi, öğretmen­ler bunları nasıl anlatacak? Katiyyen anlatamazlar, eğer anlatmaya kalkarlarsa öğretmenlikten atılmaları yetmi­yormuş gibi mahkemeye çıkarılır, hapse atılırlar... Zaten öğretmenlerin çoğu bunu bilmez, bilenler de yasak olduğu için anlatmazlar. Öğretmeninizin size de anlatmadığı bel­li oluyor. Sahi sizin öğretmeniniz namaz kılıyor muydu?

— Kılmıyordu, fakat çok temiz kalpliydi.

— Temiz kalpli olsa, Allah'a (c.c.) rest çeker miydi? İslâmiyet'i bilse namazını geçirir miydi?

— Yok kardeşim yok, İslâm oyuncak değildir. Öğret­meninin sana İslam'ı tam olarak anlattığını zannetme... İslâmiyet'ten bildiğini zannetiğin, imanın altı şartı ile İslâm'ın beş şartı. Ama inan bana onları da bilmiyorsun­dur.

— Size öyle geliyor, bilmez olur muyum hiç.

— O halde söyle bakalım imanın altı şartından birin­cisi olan Allah'a (c.c.) inanmak nasıl olur? Ve sen nasıl inanıyorsun?

— Ben inanmıyorum ki?

— Ha... Demek inanmıyorsun. Hani okulda dini öğ­renmiştin? Allah'ı öğrenmeyenin dini öğrenmesi mümkün mü?

Tartışmamız hızlanmaya başlamıştı ki, vaaz vermem için beni diğer odaya çağırdılar. Kızlara dönerek:

— Neyse, çok güzel münazara ediyorduk, şimdi vaaz vereceğim. Konu da, "İslam nedir?" olacak. İsterseniz siz de dinleyin, dedim.

Müsaade isteyerek çıktım.

Bildiğim kadarı ile İslâmiyet'in bir dünya nizamı ol­duğunu, ölüler için değil, bilakis diriler için indiğini, ölü olup da yaşayan ruhların ancak İslâm ile dirileceğini, İslâmiyet'i tatbik etmediğimiz müddetçe dünyanın ve Türkiye'nin huzura kavuşamayacağını anlattım. Sonra, Asr sûresinin önemini anlatarak, cihadın namaz gibi farz olduğunu ve İslâm'ın Türkiye'de çok yanlış tanıtıldığını anlattım. Dua ile vaazımı bitirdiğimde, kızların ikisini de salonun sonunda dinliyor buldum. Hareketlerinden, bir hayli değişmiş olduklarını fark ettim. Ah... Kahr-u perişan olası zalim kâfirler, ahhhh... Bizi, dinimizden ayırıp nasıl perişan ettiniz. Daha az önce bana dönüp bakmayanların, kırkbeş dakika sonra bana karşı tavırları nasıl değişmiş­ti. Bu kızlar şu anda lisede okuyorlardı.

İlkokul birinci sınıftan itibaren yapıla gelen Materya­lizm (dinsizlik) aşısı hakkında bir hesap yapalım:

Beş yıl ilkokul, üç yıl ortaokul, (bu kızlar lise ikide), iki yıl da lise, toplam on sene yapıyor. Bir yıl 365 gün ol­duğuna göre, 365'i 10 ile çarptığımız zaman, 3650 gün ya­pıyor. Şimdi bu kızlar, her gün İslâm'ın emrine zıt bir ke­lime öğrense, on senede 3650 kelime (hüküm) yapar. İslâm'da var olan emirleri yok, yok olan emirleri de var olarak öğrenmişlerse, şimdi ben on senedir İslam'ın emir­lerine aykırı hüküm öğrenmiş, yani on senedir İslâm'ı yanlış öğrenmiş bu kızlara kırkbeş dakikada veya iki sa­atte ne öğretebilirdim? İslâm'ı kafalarına nasıl yerleştire­cektim? Nasıl yerleştirebilirdim? Buna imkan var mıydı? Üstelik, beyinlere yapılan bunca aşılardan sonra.... Ço­cukluğumda, komşu çocuklarla bir bankanın çocuk tiyat­rosuna gitmiştim. Tiyatroda alçak zalimlerin iğrenç oyun­ları sergileniyordu. İğrenç yüzlü bir sakallı, elinde tesbih insanlara yapmadığı kötülük kalmıyordu. O günden son­ra nerede bir sakallı görsem, nerede bir tesbih görsem psikolojikman bana bir iğrenmek, onlara karşı bir nefret duyardım. Bu durum yıllarca böyle devam etti.. Fakat ne zaman ki dinimi öğrendim, bu oyunların kâfir oyunları olduğunu anladım, kendimi düzelttim. Bu genç kızlar da, kimbilir kaç tane kâfir aşısı almışlardı. "Kapalılarda ne­ler var, neler!" diyen kâfirlerin sözlerine onlar da kanmış­lardı. Son olarak, oradan ayrılacağım zaman onlara de­dim ki:

— Aslında tam istenilen bir şekilde konuşamadık, da­ha doğru dürüst hiçbir konuya giremedik. Vaktiniz olmuş olsaydı, biraz konuşurduk...

İki genç kız:

— Sizinle tartışmayı biz de isteriz, dediler. Ben.de:

— Önemli olan tartışmak değil, hedefe ulaşmaktır. Tartışmayı sen kaybettin, ben kazandım durumuna geti­rirsek, hiçbir netice elde edilmez... Önemli olan doğruyu bulmaktır İki zıt fikrin ikisi de doğru olamaz, doğru bir tanedir. O bir olan doğruyu da aramak her insanın göre­vidir. Tartışmada ben mağlup olabilirim fakat İslâm asla mağlup olmaz. Eğer siz beni susturursanız bu benim aciz­liğimden, İslâm'ı az bildiğimdendir. Çünkü, İslâm, Al­lah'ın (c.c.) sözleridir, emirleridir. Fakat sizin savunduğu­nuz sözler (fikirler) insanların sözleridir. İnsanları Allah yarattığına göre, elbette Allah (c.c)ın sözleri (kanunları) insanların sözlerinden çok daha üstün ve doğrudur.

Sonra biraz daha konuşmak için ayrı bir odaya geç­tik.. Cemaatten on-onbeş meraklı kadın da bizimle bera­ber geldi... Tekrar koltuklara oturduk. Sarı saçlı olan üçüncü kızdan hiçbir hareket görünmüyordu, sadece siga­rasını içerken belli etmeden dinliyordu... Hemen konuya geçmek istedim:

— Şimdi nereden başlayalım? İsterseniz aynı sorunun üzerinde duralım. İslâm'ın yüzünden geri kaldık demişti­niz, isterseniz bir zamanlar bu sorunuza cevap mukabi­linde bir şiir yazmıştım onu size okuyayım. Okumamı is­ter misiniz?

— Elbette güzel olur...

Çantamı açıp şiir defterimden aradığım şiiri buldum. Bu şiiri yazarken içimde volkanlar kaynamıştı. Ne yapa­lım, insan haykırmak istediğini açık açık söyleyemiyor. Hani bir hikâye vardır: Bir er komutanına çok kızar, arkasından küfürler eder. Fakat karşısında süt dökmüş ke­di gibi hiçbir şey söyleyemez. İkide bir; "Ah... Seni başıma baş eden kaderime ne diyeyim" der. Bir gün efkârından oturur şöyle bir şiir yazar;

Yaktın beni alçak başım, Ben de seni yakacağım. Koparacağım seni, Canımı yaktığın gibi Canını yakacağım.

Bu şiiri, yağcı, karakter fakiri er arkadaşı doğruca ko­mutanına götürür. Komutan çok fena sinirlenerek derhal eri çağırır.

— Ulan bu şiir nedir?

— Ne şiiri komutanım...

— Ulan eş... oğlu eş.... Hâlâ utanmadan ne şiiri diyor­sun. Kime yazdın bu şiiri?

— Başıma yazdım komutanım.

— Ulan ne demek bu? Kim senin başın?

— Bir başım var komutanım... Komutan hiddetle iki tokat patlatır.

— Çabuk söyle kimdir bu başın?

— Kendi başım komutanım, zaman zaman ağrıyor. Ağrısına dayanamıyorum, can acısı ile bu şiiri yazdım... İşte ben de aynı misal, efkârlandığım hatta kahrolup hiç kimseye birşeyler söylemediğim zamanlar derdimi defter sayfalarına dökmüştüm. Sırası gelince okuyorum. Şimdi de genç kızlara okuyordum, tüm dikkatlerini bana ver­mişlerdi.
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   27

sosyal ağlarda paylaşma



Benzer:

1953 yılında dünyaya geldi. Dokuz ya­şında iken ailesiyle birlikte İstanbul\Yaşasın bahar geldi. Okuldan döner dönmez, ayağıma patenlerimi geçirip...

1953 yılında dünyaya geldi. Dokuz ya­şında iken ailesiyle birlikte İstanbul\Bediüzzaman Said Nursi 1878'de[1] Bitlis'in Hizan ilçesinin Nurs...

1953 yılında dünyaya geldi. Dokuz ya­şında iken ailesiyle birlikte İstanbul\1958, İstanbul. Hukuk ve Gazetecilik okudu. 1976’da İstanbul Şehir...

1953 yılında dünyaya geldi. Dokuz ya­şında iken ailesiyle birlikte İstanbul\Daha once Amed, Mardin ve ulkemizin diger bir cok bolgesi ve calismalar...

1953 yılında dünyaya geldi. Dokuz ya­şında iken ailesiyle birlikte İstanbul\İlgeçler kendileri küçük olmakla birlikte görevleri büyük olan kelimelerdir....

1953 yılında dünyaya geldi. Dokuz ya­şında iken ailesiyle birlikte İstanbul\Üç günlük ömür için dokuz gün çalış

1953 yılında dünyaya geldi. Dokuz ya­şında iken ailesiyle birlikte İstanbul\1967 yılında doğan Angela Teresi İstanbul İtalyan Kız Ortaokulu ve...

1953 yılında dünyaya geldi. Dokuz ya­şında iken ailesiyle birlikte İstanbul\1967 yılında doğan Angela Teresi İstanbul İtalyan Kız Ortaokulu ve...

1953 yılında dünyaya geldi. Dokuz ya­şında iken ailesiyle birlikte İstanbul\Padişahın cülüs merasiminde bazı devlet adamları için ayağa kalkması...

1953 yılında dünyaya geldi. Dokuz ya­şında iken ailesiyle birlikte İstanbul\Cahit Sıtkı için lise hayatı başlamıştır. Galatasaray Lisesine kayıt olur


Yasa




© 2000-2018
kişileri
d.ogren-sen.com