Avrasya uluslararası Araştırmalar Dergisi Cilt: 3 •Sayı: 6•Ocak 2015•Türkiye


sayfa1/3
d.ogren-sen.com > Edebiyat > Araştırma
  1   2   3

cınar res


AVRASYA Uluslararası Araştırmalar Dergisi Cilt:3 •Sayı:6•Ocak 2015•Türkiye

NÂBÎ’YE GÖRE TABİP ve TABÂBET

Meryem ARSLAN SARMAN

ÖZ

Bu çalışmada, Nâbî’nin Hayriyye ve Dîvân’ında geçen tıp ve tabâbet kavramları incelenerek, Nâbî’nin tıp ve tabâbet ile ilgili görüşleri ortaya çıkarılmıştır. Bunun yanında Dîvânı’nda geçen tıp terimleri belirlenmiş ve liste halinde gösterilmiştir. Yapılan bu incelemenin Türk tıp tarihî çalışanlarına veri sağlayacağı düşünülmektedir. Aynı şekilde şairlerin kullandığı tıp terimlerinin ortaya çıkarılmasıyla diğer şairlerin kullandığı tıp terimleri karşılaştırılabilecektir. Böylece şairlerin toplumu yakından ilgilendiren konulardaki görüşleri belirlenebilecektir. Ayrıca bu çalışmalarla Türkçenin farklı dönemlerindeki sözvarlığı tespit edilmiş ve karşılaştırılmış olacaktır.

Anahtar Sözcükler: Nâbî, tıp, tabip, tabâbet, tıp terimleri

ABSTRACT

In this study, the concept of Nâbî about medicine used in Hayriyye and Dîvân have been analysed and his thoughts on medicine have been beduced. Also the terms, vocabulary he used have been noticied and listed. It is thought that this study we provide data for those who study the history of turkısh medicine.As well, we will have chance to compare terms with the ones used by other poets. In this way the ideas of poets related to the society can be worked out. Also, with these studies Turkısh vocabulary in different periods of time will be staded and compared

Keywords: Nâbî, medicine, phycisian, physic, terms of medicine

Giriş

Osmanlı İmparatorluğu’nun 17. yüzyıldaki toplumsal ve siyasi yapısındaki olumsuz değişmeler şairleri de etkilemiştir. Bazı şairler sorunlar karşısında hicve yönelmiş; bazı şairler de hikmetli sözler söylemiştir.

Okuyucuyu uyarma ve yol gösterme amaçlı şiirler, Türkçenin ilk yazılı ürünlerinden itibaren takip edilebilmektedir. Ancak bu şiir tarzı, bir edebî akım olarak 17. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmıştır. Hikemî şiir tarzının Türk edebiyatındaki öncüsü ve en güçlü temsilcisi ise Nabi’dir. Nâbî’nin fikirlerini savunurken göstermiş olduğu etkili hitap yeteneği ve insanları düşündürmek amaçlı söyleyişi, daha devrinden itibaren birçok şair tarafından devam ettirilmiş ve yaygınlaştırılmıştır. Böylece Nâbî Mektebi veya Nâbî Ekolü adı verilen bir akım oluşmuştur (Pala, 2005: 4).

Nâbî’nin, özellikle Hayriyye adlı eseri hikmet dolu bir kitaptır. Yine Dîvân’ı ve Tercüme-i Hadis-i Erbain adlı eserlerinde de hakimane söyleyişler bulunmaktadır (Pala, 2005: 4).

Unutulan değerleri hatırlatmak ve insanı belli bir düşünce seviyesine yükseltmek için çeşitli konularda fikir yürüten Nâbî, toplumu ilgilendiren ve insan sağlığını etkileyen tıp ve tabip konusunda da görüşler ileri sürmüş müdür? Eğer böyle görüşleri varsa, görüşlerinde tıbbın hangi özelliklerine değinmiş ve hangi tıp terimlerini kullanmıştır? Nâbî’nin kullandığı tıp terimleri genelin bildiği tıp terimleri midir; yoksa uzmanların bildiği tıp terimleri midir? O dönemde tabiplerin çaresiz kaldığı hastalıklar var mıdır; halk bu tür hastalıklarla nasıl baş etmiştir? İşte bu çalışmada bu gibi sorulara, Nâbî’nin Hayriyye ve Dîvân adlı eserlerinden yola çıkılarak cevap aranacaktır.

Bu iki eser, Hayriyye’nin bir öğüt kitabı olması, Dîvân’ın da hacimli olması sebebiyle seçilmiştir. Adı geçen eserlerden elde edilen verilerle, dönemin tıp anlayışı, tabip-hasta ilişkileri, tıp terimleri, tabibin çaresiz kaldığı hastalıklar, halkın onlarla baş etme yöntemleri ortaya çıkarılacaktır. Bu çalışma sonucunda elde edilen verilerle, araştırmacılara tabip olmayan bir şairin şiirlerinde kullanmış olduğu tıp terimleriyle günümüz şairlerinin şiirlerinde kullandığı tıp terimlerini karşılaştırma imkânı da sunulmuş olacaktır.

Tıp terimlerinin mecazlarla kazandığı yeni anlamlar ile tıp terimlerinin mecaz olarak kullanılma oranları konumuzun sınırları içerisinde yer almamaktadır. Bundan dolayı çalışmamıza veri olan tıp terimlerinin seçiminde onların mecazlarla kazandığı yeni anlamlar göz ardı edilmiştir. Buna rağmen, sözcükler, mümkün olduğunca tıbbî özelliklerine göre seçilmiştir. Mecazlı söyleyişlerde yer alan tıp terimlerinin ise ayrı bir çalışmayla ele alınması gerektiği düşünülmektedir.

Nâbî’ye Göre Tıp

Hayriyye adlı eserinde Nâbî, Mebhas-i Lazıme-i Hikmet ü Tıb ( Hikmet ve Tıbbın Gerekliliği Bahsi ) başlığı altında tıbbın önemine özel olarak değinmiştir.

Nâbî’ye göre insanı yakından ilgilendiren tıp, öğrenilmesi farz olan hususlardan biridir1. Bilindiği gibi farzlar, yapılması zorunlu, erteleme ya da başka bir etkinlikle geçiştirme yolu bulunmayan hükümlerdir. Bu hükümler de ancak sağlıklı bir bedenle tam ve istenildiği gibi yapılabilir. Bunun yanında insanın toplumsal görevlerini yerine getirebilmesi de sağlıklı olmasıyla mümkündür. Bu yüzden sağlık, üç kıtaya hükmeden Kânûnî Sultan Süleyman’ın da ifade ettiği gibi dünyadaki en değerli nesnedir:

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

Mü’mine farzdur eyâ ruh-i revân

İlm-i ebdân ile ilm-i edyân (1535. Beyit)

(Ey salman ruh gibi güzel olan (oğul)! Mümin olan kişiye hekimlik ve din bilgilerini öğrenmek farzdır (Pala, 2005: 296-297)).

Hikemî tarzın etkili ustalarından olan Nâbî’ye göre, tıp bilgisinden yoksun bir yerde yaşamak, insanlar için büyük talihsizliktir. Bu durum günümüzde, Allah hastaneleri eksik de etmesin, onlara muhtaç da etmesin duasıyla karşılığını bulmaktadır. Buradan anlaşıldığına göre, hiç kimse sağlığını kaybetmek istememekte, kaybettiği anda da hekimi yakınında bulmak istemektedir:

Tıbdur akvâ-yı mühimmât-ı fünûn

Anı münkir degül illâ mecnun (1536. Beyit)

(İlimlerin önemlileri içinde ilk sırayı tıp alır. Tıp ilmini delilerden başka hiç kimse inkâr etmez (Pala, 2005: 296-297)).

Kangı mahruse ki yok anda hekîm

Yok cevâz olmağa ol yirde mukim (1537. Beyit)

(İçinde hekim olmayan bir yerde oturmak caiz olmaz (Pala, 2005: 296-297)).

Kangı mahruse ki olmaya tıb

Telef-i nefsi olur müstevcib (1538. Beyit)

(Hangi bayındır yer ki orada tıp bilgisi yoktur; orada insanlar ölümü hakketmişlerdir (Pala, 2005: 296-297)).

Nâbî’ye Göre Tabip

Hastaların ve hastalıkların çaresi olarak görülen tabip, Nâbî’nin eserlerinde, bitkilerden ilaç yapmayı bilme, hastaları kitaba göre tedavi etme, hastalıkları nabızdan anlayabilme gibi ustalık özellikleriyle geçmiştir. Tabiplerin her bilgiyi öğrenmeleri ve onlardan tedavide yararlanmaları vurgulanmıştır. Yine, tabiplerin hikmet, durum ve şekil bilgisi yanında gramer, sentaks konuları için Arapça bilmeleri gerektiği de belirtilmiştir. O dönemdeki tıp kitaplarının Arapça olmasından dolayı bu özellik dile getirilmiştir:

Dinür ammâ o tabibe hâzık

Ki ola ismi hakîme lâyık (1540. Beyit)

(Adına hakîm denilmeye lâyık, gerçek doktorlara hâzık denir (Pala, 2005: 296-297)).

Çün fünûn görmeğe muhtâc tabîb

Her birinden ola bir hisse nasîb (1541. Beyit)

(Doktorlar çeşitli ilimleri görmeye muhtaçtırlar ki her birinden bir parça nasip alsınlar (Pala, 2005: 296-297)).

Evvela heyet ü hikmet lâzım

Nahv u sarf u Arabiyyet lazım (1542. Beyit)

(Bunun için de önce hikmet ve şekil, durum bilgisi lazımdır. Sonra gramer, sentaks ve, eski tıp kitaplarının çoğu Arapça olduğu için, Arapça gerekir (Pala, 2005: 296-297)).

Nâbî, tabiplerin, tecrübeli olmaları, tedbirli bir şekilde ilaç vermeleri, insan vücudunun bütünlüğünü bozmamaları ve insana değer vermeleri gerektiğini belirtmiştir:

İde tedbir ü tecerrüble ilaç

İtmeye cehl ile ifsâd-ı mizâc (1546. Beyit )

(Tedbirlice ve denenmiş şekillerde ilaç vermeli ve asla cahillikle insan yaradılışını bozmamalıdır (Pala, 2005: 296-297)).

Ola marzâya delîl-i sıhhat

Olmaya takviye dâd-ı illet (1547. Beyit)

(Doktor, hastaya sıhhat rehberi olmalı; aksine hastalığını kuvvetlendirmemelidir (Pala, 2005: 296-297)).

Nâbî, bazı tabiplerin, hastaları heveslerine göre tedavi ettiğini belirterek, tecrübesiz bir heveskâra tabip denilemeyeceğini belirtmiş; yine kendi kendine tabiplik yapmaya çalışan kişinin tabipliğinin öldürücü bir hastalık olduğunu vurgulamıştır. Tıp bilgisinden uzak kimi tabiplerin, kendini Eflatun, Bokratis ve Sokratis’le denk gördüğünü belirterek eleştirmiştir. Bildikleri birkaç tıp bilgisini, kendilerini övmek ve tabip gibi tavırlar takınmak için kullanan tabiplerin tek dertlerinin para kazanmak ve şöhrete kavuşmak olduğunu ifade etmiştir:

Mütetabbib katı çok şahs-ı garîb

Geçinür kendi hayalinde tabîb (1553. Beyit)

(Birçok acayip kişiler, tabiplik sevdasındalar ve kendi hayalleri ile tabip geçinirler (Pala, 2005: 298-299)).

Bir nice harf-i tabâbet kapmış

Kendüyü nakd-i Felâtun yapmıştır (1554. Beyit)

(Böylesi, tıbba ait birkaç deyim öğrenmiş ve kendisini adeta Eflatun yerine koymuştur (Pala, 2005: 298-299)).

Zann ider müfred işitse kelimât

Dir mürekkeb dişeler yok mu devât (1560. Beyit)

(Tıbba ait bir kelime duysa birkaç kelimeden oluşmuş sanır. Devât yani çareler yok mu, deseler, devât’ı divitler sanarak ‘mürekkep’ deyiverir (Pala, 2005: 300-301)).

İder insanı mey-i merg ile mest

Yitürür ömr-i dırahtına şikest (1567. Beyit)

(İnsanı ölüm içkisiyle sarhoş eder de zavallının ömür ağacını kırıverir (Pala, 2005: 300-301)).

Nâbî, hekimlik bilgileri için Tıbb-i Nebevi yani Peygamber Tıbbı’ndan da örnekler vermiştir. Ona göre, Hz. Muhammet’in sözleri yerine getirildiğinde tabibe muhtaç olunmayacaktır. Örneğin, onun söylediği Mide hastalıkların evi, perhiz çarelerin başıdır hadisi hasta olmamak için dikkat edilmesi gereken iki önemli husustur:

Rence kâfi sana Tıbb-i Nebevî

Tıbb-ı sâfî hikem-i Mustafavî (1578. Beyit)

(Sancıların olmaması için sana Peygamberimiz’in gösterdiği doktorluk kafi. Zira Muhammed Mustafa’nın hekimliği ilgilendiren tavsiyeleri şifalı bir kitaptır (Pala, 2005: 302-303).

Mideye didi Nebî beytü’d-dâ’

Hımye hakkında didi re’s-i devâ’ (1579. Beyit)

(Peygamber mide için hastalıkların evi, perhiz için çarelerin başı dedi (Pala, 2005: 302-303)).

Nâbî’nin oğluna verdiği bazı tıp bilgilerinde onun bir tabip kadar –en azından teorikte- bilgiye sahip olduğu görülür. Bu durum bile, tabâbetin öğrenilmesinin farz olduğunu başkalarına öğütlerken kendinin de bu öğüde uygun bir çizgide yaşam sürdüğünü göstermektedir:

Fasda se-şenbihdür ey rûh-i revân

Elli dirhem kadar etsün cereyân (1584. Beyit)

(Ey sevgili yavrum! Hacamat yaptırmak üç gün olmalıdır. Lakin onun da 50 gram kadar akması iyidir (Pala, 2005: 304-306)).

Hak seni itmeye muhtaç-ı hekîm

Tûl-i ömr ile vire tab’-ı selîm (1587. Beyit)

(Allah seni doktora muhtaç etmesin. Uzun ömürler ile doğru bir yaratılış versin (Pala, 2005: 304-305)).

Nâbî’ye Göre Hasta-Deva-Tabip İlişkisi

Nâbî, tedavi olması gereken kişiler hakkında bilgiler verirken Kendi doktorun kendin olacaksın görüşü doğrultusunda, gerekmedikçe doktora gidilmemesi, bedenin deneme tahtası yaptırılmaması gerektiğini vurgulamıştır. Ona göre, bir insan, hastalığına, ilerlemeden önceki dönemde kendi çabalarıyla bir çözüm bulamadığında uzman bir hekime gitmeli ve kendisini onun bilgisine teslim etmelidir:

İktizâ itmeyicek yorma tenün

Tahte-i tecrübe itme bedenün (1572. Beyit)

(Gerekmedikçe hiç boşuna vücudunu yorma da bedenini deneme tahtası yapma (Pala, 2005: 303)).

İt müdâvâ bulıcak üstâdın

Vezn kıl rütbe-i istidâdın ( 1573. Beyit)

(Üstadını bulduğunda derdinin çaresini ara. Kabiliyetinin derecesini bir tart (Pala, 2005: 303).

Şair, gönül yarası, aşk acısı gibi bazı rahatsızlıkların devasının bulunmadığını, âşıkların dertlerinin çaresiz olduğunu dile getirmiştir:

Olmaz şifâ-pezîr gönül sahk iderse de

Zer-hâven-i felekde Mesîhâ devâmuzı (881. Gazel)

(Hz. İsa, devamı, feleğin altın havanında toz haline getirse de yine gönlüm şifa bulmaz (Bilkan, 1997: 1120)).

Felek arturma geçdük ‘illetin bimâr-ı hicrânun

Elünden çünki gelmez derd-i ‘aşka çâre-sâz olmak (391. Gazel )

(Ey felek, anladık, aşk derdine çare bulmak elinden gelmiyor; bari hicran hastasının illetini daha da artırma! (Bilkan, 1997: 752)).

Nâbî, hastaların, kendilerini tedavi eden tabiplerden çektiklerini dile getirmeye güçlerinin olmadığını da ifade etmektedir. Ek olarak hastalar, tabiplerin asık suratlılıklarına2 dayanabiliyorlarsa bu onların sağlıklı olduklarını gösterir diyerek tabipliğin birinci önceliğinin güler yüzlülük olduğunu da dile getirmiştir. Bunun yanında hastalığı için kendi kendine derman bulmaya çalışanlara da hata etmemelerini hekime teslim olmalarını tavsiye etmiştir:

Kuvvet-i tab’ına şâhîd yetişür eyler ise

Çîn-i ebrûyi etibbâya tahammül bîmâr (165. Gazel)

(Hastaların tabiplerin kaşlarını çatıp yüzlerini buruşturmalarına tahammül etmesi, onların sağlıklı olduklarına şehadet eder (Bilkan, 1997: 584)).

Dest-i hakimden n'ola düşmezse nabzumuz

Zirâ ki cism-i zâhirümüz hastedür bizüm (501. Gazel)

(Hekîm’in elinden nabzımız düşmezse bir şey olmaz. Çünkü, bizim, içimiz değil; dışımız hastadır (Bilkan, 1997: 840).

Tasrîh eylemezse de maksûdın ehl-i derd

Ma’lûmdur me'âli siyâk ü sibâkdan (595. Gazel)

(Derd ehli derdini söylemezse de onun halinden dertli olduğu anlaşılır (Bilkan, 1997: 909).

İtmez ervaha sirâyet ‘ileli ecsâmun

Harf-i ‘illetle degüldür yine mu’tel ma’nâ (861. Gazel)

(İllet harfi sözcüğün anlamını etkilemediği gibi, bedendeki hastalıklar da ruhu etkilemez (Bilkan, 1997: 1105)).

Tahammül eylemeden gayrı vaz' -ı nâdâna

Kitâb-ı fenn-i hıredde 'ilâcumuz yokdur (189. Gazel)

(Cahile sabretmekten başka, ilaç yoktur (Bilkan, 1997: 602)).

Nâbî’ye Göre Tabâbet

Dönemin tıp anlayışına göre hastalıklar, dört hıltın dengesinin bozulmasıyla meydana gelir. Sevda, balgam, dem ve safra olarak bilinen bu dört hılt’a, ahlat-ı erbaa denilmektedir. Bu unsurlar dengeli oldukça vücut sağlıklı, denge bozuldukça da vücut sağlıksız olur. Mizaçlarda ortaya çıkan illet yani hastalık belirtileri de sağlığın ne kadar kıymetli olduğunu göstermektedir:

Mizâclarda zuhûr-ı ‘illet gehî Nâbî

Lisân-ı hâl ile tefhîm-i kadr-i sıhhatdür ( 68. Gazel) (Bilkan, 1997: 508)).

Hastalıkların teşhisinde nabzın önemi büyüktür. Eski tıpta, hâzık tabipler nabızdan hastalık teşhis etmeleriyle ün kazanmışlardır. Nabızla hastalığın teşhis edilebileceğini söyleyen Nâbî, kendini tabip olarak görmekte parmaklarının, güzellik mizacının nabzını ölçmekten ayrı düşmemesini dilemektedir:

Olsun mı nabz-ı hâmeden engüştümüz cüdâ

Biz kim mizâc-ı hüsn-i edânun tabîbiyüz (252. Gazel) (Bilkan, 1997: 647)).

Safravî olana değil amma balgamiyâna yani balgamlı olana lûlenin devâ olduğu şu şekilde anlatılmıştır:

Gürûh-ı safreviyâna maraz-fızâ ammâ

Mizâc-ı balgamiyâna tabîbdür lüle (727. Gazel) (Bilkan, 1997: 1004)).

Hastalık veya vücut bütünlüğünün bozulmasının göstergesi olan yara, Nâbî’de zahm, dâğ sözcükleriyle ifade edilmiştir. Bazı yaralar hastalıktan kaynaklansa da bazıları âşığın çektiği aşk derdinden kaynaklanır:

Zahm-ı hicrânını çok çekdük o şûhun bâri

Bir zamân da saralum sîneye merhemcesine (783. Gazel) (Bilkan, 1997: 1047)).

Pür olsa hokkası eczâ ile gerdûn ey Nâbi

Hezârân zahm-ı nâsûr ile merhem kanda ben kanda (794. Gazel) (Bilkan, 1997: 1054)).

Sipihrün hokkasından itmeyüp deryûze-i merhem

Gülâsâ ser-te-ser pür-zahm-ı nâsûr olmamuz yegdür (77. Gazel) (Bilkan, 1997: 516)).

Hastalığa derman olarak görülen doktor, tabip, hekîm, hâzık, cerrâh, fassâd, haccâm, çâreger şeklinde geçmektedir:

Dem gelür kim dübüründen çıkarurlar nefesün

Olma leb-teşne-i hûn şîşe-i haccâm gibi (833. Gazel) (Bilkan, 1997: 1084)).

Hîç sorma kim tabîbün elinden neler çeker

Ammâ beyâna haste-i ‘aşkun mecâli yok (388. Gazel) (Bilkan, 1997: 750)).

Nişter / neşter, hokka, mîl, micmer “buhurdan” da tıp aleti olarak Nâbî’nin gazellerinde yerini almıştır:

Pür olsa hokkası eczâ ile gerdûn ey Nâbi

Hezârân zahm-ı nâsûr ile merhem kanda ben kanda (794. Beyit) (Bilkan, 1997: 1054)).

Ruh-ı âli eylemişdi dil-i ‘âşıkânı pür-hûn

İrişince hattı her mû reg-i şevke nişter oldı (865. Gazel) (Bilkan, 1997: 1109)).

Tedavi şekilleri olan ilaçlar, merhem, ilâç, çâre, sürme, devâ, şifâ, macun, şerbet, em, dârû, tiryâk, berş “afyon şurubu, macun”, perhiz şeklinde geçmektedir:

Ağûşumı tehî koma ey merhem-i ümîd

Ol zahmlar ki sînededür tâzelenmesün (587. Gazel) (Bilkan, 1997: 904)).

İlâc-ı çirk-i güneh secde-i darâ’atdur

Sepîd olur gör e bir secde ile rûy-ı nigîn (589. Gazel) (Bilkan, 1997: 911)).

Umma dârû-yı şifâ hokka-i çerh-i dundan

Cüz’-i mârı var iken nüsha-i tiryâkinde (689. Gazel) (Bilkan, 1997: 972)).

Mâye-i mâ’ide-i cândur berş

Merhem-i kalb-i perişândur berş (358. Gazel) (Bilkan, 1997: 723)).

Gazellerde hastalık adı olarak, gam, derd, maraz, illet, hummâ, teb, hafakân, zükâm, remed, irtiâş, nâsûr sözcükleri geçmektedir:

Olur müşâhede-i rûyına sirişk-i nikâb

Tulû’-ı mihr deminde remed ne müşkil imiş (356. Gazel) (Bilkan, 1997: 722)).

Âşık gül-i mükerrer ile eylesün devâ

Gördükçe la’lüni maraz-ı irti’âşına (684. Gazel) (Bilkan, 1997: 972)).

Bî-‘anber-i sevâd-ı suhan eylemem karâr

Bilmem ki hâmeveş hafakânum mı var benüm (498. Gazel) (Bilkan, 1997: 838)).

Tedavi için şifâ bulma, ‘afiyet-pezîr, takviyet ol-, tımâr, tımâr et-, halâs ol- sözcükleri kullanılmıştır:

Virdi şifâ-yı sadr dile nâme-i habîb

Timâre itdi hasta tasarruf berât ile (803. Gazel) (Bilkan, 1997: 1061)).

Nâbî olur mı zahm kalam ‘âfiyet-pezîr

İklîm-i gaybdan bile gelse fetîlesi (841. Gazel) (Bilkan, 1997: 1090)).

Hastane için, dârü’ş-şifa, bîmârhâne, şifâ-hâne sözcükleri kullanılmıştır:

Bu şifâ-hânede çok nef’ini gördük Nâbî

Hasta-i ma’siyete şerbet-i istigfârun (438. Gazel) (Bilkan, 1997: 792)).

Derdine bulur tabîb-i lutf-ı Hakk'ı çâre-sâz

Vakf-ı bîmârân iden dârü'ş-şifâ-yı devletin (610. Gazel) (Bilkan, 1997: 920)).

Tıbbî tedaviden sonuç alınamayan durumlarda bâzû-bend, bâzû-yı baht, hamâ'il, nüsha “muska”, vefk gibi tedavi şekillerinden fayda umulmuştur. Bunlar, günümüzdeki modern hekimliğin yanında halk hekimliğini hatırlatıcı özellikler göstermektedir:

Kemân-ı kısmet olursa müsâ’id bâzû-yı bahta

Ne denlü kaçsa da ol âhû-yı vahşî şikârumdur (67. Gazel) (Bilkan, 1997: 508)).
  1   2   3

sosyal ağlarda paylaşma



Benzer:

Avrasya uluslararası Araştırmalar Dergisi Cilt: 3 •Sayı: 6•Ocak 2015•Türkiye iconAvrasya uluslararası Araştırmalar Dergisi Cilt: 3 •Sayı: 6•Ocak 2015•Türkiye

Avrasya uluslararası Araştırmalar Dergisi Cilt: 3 •Sayı: 6•Ocak 2015•Türkiye iconOcak / Şubat / Mart Kış Dönemi Cilt: 3 Sayı: 6 Yıl: 2015 Jel Kodu: Z11

Avrasya uluslararası Araştırmalar Dergisi Cilt: 3 •Sayı: 6•Ocak 2015•Türkiye iconCumhuriyet Hemşirelik Dergisi 2015 Cumhuriyet Nursing Journal 2015

Avrasya uluslararası Araştırmalar Dergisi Cilt: 3 •Sayı: 6•Ocak 2015•Türkiye iconBirikim Dergisi, Ağustos 2000, Sayı: 136, ss: 75-81

Avrasya uluslararası Araştırmalar Dergisi Cilt: 3 •Sayı: 6•Ocak 2015•Türkiye iconSüleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Yıl: 2013/2, Sayı: 18

Avrasya uluslararası Araştırmalar Dergisi Cilt: 3 •Sayı: 6•Ocak 2015•Türkiye iconBÜlten sayi: 4 ocak 2016

Avrasya uluslararası Araştırmalar Dergisi Cilt: 3 •Sayı: 6•Ocak 2015•Türkiye iconTÜRKİye iÇ denetim enstiTÜSÜ e-bülten ocak – Şubat 2012

Avrasya uluslararası Araştırmalar Dergisi Cilt: 3 •Sayı: 6•Ocak 2015•Türkiye iconForbes Dergisi tarafından bugün dünyanın en değerli markası olarak...

Avrasya uluslararası Araştırmalar Dergisi Cilt: 3 •Sayı: 6•Ocak 2015•Türkiye iconAvukat Murat yildirim uluslararasi son geliŞmeler işIĞi altinda denetçİNİn...

Avrasya uluslararası Araştırmalar Dergisi Cilt: 3 •Sayı: 6•Ocak 2015•Türkiye icon3093 Sayılı Türkiye Radyo-Televizyon Kurumu Gelirleri Kanunu Uyarınca...


Yasa




© 2000-2018
kişileri
d.ogren-sen.com