"(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik."


d.ogren-sen.com > Edebiyat > Evraklar



Efendimizin (s.a.v.) Şefkat Ve Merhameti - 15-16-17 Nisan 2016www.kalpehli.com





بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

أَجْمَعِينَ وَصَحْبِهِ وَآلِهِ مُحَمَّدٍ سَيِّدِناَ عَلىَ وَالسَّلاَمُ وَالصَّلاَةُ الْعَالَمِينَ رَبِّ لِلّهِ اَلْحَمْدُ
PEYGAMBER EFENDİMİZİN (S.A.V.) ŞEFKAT VE MERHAMETİ
وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ
"(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik."1
Yaratılmışlar içinde Allah’ın habibi Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz gibi sevilen, özlenen, hürmet gören, hasretiyle gönülleri yakan başka kim olabilir? O sevgiden, sevgi de O’ndan hâsıl olmuştur.
Cenab-ı Hakk’ın varlık âlemindeki ilk tecellisine habibi Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz mazhar olmuştur. Yüce Allah ilk olarak habibinin nurunu ve ruhunu yaratmıştır.2
Hz. Peygamber (s.a.v) bizzat rahmetin kendisiydi. Yüce Mevlâ onu âlemlere rahmet olarak göndermişti. Hakkında şöyle buyurmuştur: "(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik."3
Resûl-i Ekrem de (s.a.v) kendisinin rahmet olarak gönderildiğini şu veciz ifadeyle dile getirmiştir: "Ben rahmet olarak gönderildim."4 Yine ümmeti hakkındaki merhametini şöyle dile getirmiştir: "Ümmetim karşısında benim durumum, ateşe düşüp yanmasınlar, diye elinde yelpaze ile canlıları ateşten uzaklaştıran kişinin haline benzer, eteklerinden tutup ümmetimi ateşten uzaklaştırıyorum."5
Bütün peygamberlerin ümmetlerinden önce kendilerini düşünüp, "Nefsî! Nefsî!" diyecekleri mahşer günü merhamet duygularıyla dolu olan Resûlullah Efendimiz (s.a.v) kendinden önce ümmetini düşünüp, "Ümmetî! Ümmetî!" diyecektir.6, 7
O, yaratıldığı günden itibaren âlemlere rahmet olmaya başlamış ve bu sıfat ondan hiçbir zaman alınmamıştır. O’nun rahmet oluşu dünyada olduğu gibi ahirette de devam edecektir. 8
Onun hürmetine
Efendimiz’in (s.a.v.) Allah katındaki derecesine ilk olarak Hz. Adem (a.s.) şahit olmuştur. Hz. Adem, yaratılıp cennete yerleşince Arş’ta ve cennetin her kapısında “Lâ ilâhe illallah, Muhammedü’r-Rasulullah” ibaresinin yazılı olduğunu gördü. İsmi, Rabbi ile birlikte zikredilen o habibe hayran oldu, bu hale de hayret etti. Dünyaya gönderilince de, “Ya Rab, beni Muhammed’in hürmetine affet” diyerek onun ismini vesile edip affını istedi ve affedildi. 9
Hz. İbrahim (a.s.), neslinden gelecek olan Hz. Rasulullah (s.a.v.) için hep şu duayı yapıyordu: “Rabbim, zürriyetimden onlara senin ayetlerini okuyacak, kitabı ve hikmeti öğretecek, kendilerini temizleyecek bir peygamber gönder.”10
Hz. İbrahim’in zürriyetinden gelmesini istediği peygamber, Efendimiz (s.a.v.) idi. Bunun için O’na “Bize kendinizden ve peygamberliğinizin başlangıcından bahseder misiniz?” diye sorulunca şu cevabı vermiştir: “Adem daha yaratılış çamuru içinde yoğrulurken, ben Ümmü’l-Kitap’ta ‘peygamberlerin sonuncusu’ olarak yazılmıştım (ve Melekût Âlemi’nde ilan edilip tanıtılmıştım). Ben babam İbrahim’in duası, kardeşim İsa’nın müjdesi ve annem Âmine’nin rüyasıyım. Annem bana hamile iken kendisinden bir nur çıkıp Şam’ın köşklerini aydınlatmıştı.”11

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, peygamberler vasıtasıyla önceki ümmetlere tanıtılmış, hepsi onu kendi çocuklarını tanırcasına tanımışlardı.12 Ayette belirtildiği gibi, savaşta başı sıkışan Ehl-i kitab (yahudi ve hıristiyanlar) onun ismini zikrederek Allah’tan yardım istiyorlardı ve yardım da görüyorlardı. Ancak Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz saadetli vücuduyla âlemi şereflendirip peygamberliğini ilan edince, yahudiler, beklenen peygamber Araplardan çıktı, bizden gelmedi diye haset ve inatla onu inkâr ettiler.13, 14
Kıssa: Kötülüğe İyilikle Mukabele:
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Hz. Peygamber'le birlikte yürüyordum. Resûlullah'ın (s.a.v.) üzerinde Necran yapımlı, kenarı kalın bir cübbe vardı. O anda bir bedevî, Resûlullah'a yaklaştı ve cübbenin eteklerine asılarak öyle bir çekti ki Resûl-i Ekrem'in (s.a.v.) ensesi kızardı ve cübbe mübarek ensesinde iz bıraktı. Sonra da şöyle dedi: "Yâ Muhammed (s.a.v.), benim şu iki deveme, yanında bulunan ganimet mallarından mal yüklet! Sen kendin ve babanın malından mal yükletmiyorsun ya!"
Resül-i Ekrem (s.a.v.) biraz sükût ettikten sonra şöyle buyurdu: "Mal Allah'ın malıdır. Ben de O'nun kuluyum." Sonra sözlerine şöyle devam etti: "Ey Arabî! Bana yaptığın bu şeyin tıpkısı ceza olarak hakkında tatbik edilsin mi?" Bedevî, "Hayır, çünkü sen kötülüğe kötülükle mukabele etmezsin." Bu cevap karşısında Hz. Peygamber (s.a.v.) tebessüm etti. Sonra onun bir devesine arpa, bir devesine de hurma yükletilmesini emretti.15, 16
Yine Resûl-i Ekrem (s.a.v), Kureyş'in amansız eziyetleri karşısında canına kasteden kavmi için, "Allahım! Kavmimi affet, onları hidâyetine sevket. Çünkü onlar bilmiyorlar." diye hayır dua ediyordu.

Kâdî iyâz (rah.), Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) bu duasındaki rahmet ahlâkını şöyle anlatır: "Ey insan! Şu sözde bulunan fazilet, güzel ahlâk, büyük kerem, üstün sabır ve hilme bak! O, kavminin kendisine yaptıklarına sadece sükût edip onları bağışladığını göstermedi. Onlara şefkat ve merhamet etti. Kendileri için şefaatçi olup, 'Allahım! Kavmimi hidayet et! Onları affet! Zira onlar bilmiyorlar (bilseler bana bu eziyeti yapmazlar)'diye dua ediyordu. Sonra, 'Kavmimi' diyerek, bu şefkat ve merhametin sebebini ortaya koydu. Peşinden, 'Onlar bilmiyorlar!' diyerek, cehaletlerinden dolayı onlar adına Allah Teâlâ'ya özür beyan etti."17

Kendisini taşa tutup kan revan içinde bırakan Tâif'in düşük seviyeli insanlarına karşı Cebrâil (a.s) ve dağlarla görevli melek tahammül edemeyip helâk edilmeleri için kendisinden izin istemişlerdi. O ise Allah için hilim ve sabır gösterdi, beddua etmedi. Meleklere,
"Bunlar böyle, fakat ümit ederim ki onların zürriyetinden 'lâ ilâhe illallah' diyecek ve Allah'a kulluk edecek bir nesil gelecektir" diyerek helâklerine mani oldu. Onun bu sabrı karşısında dağlarla görevli melek,
"Gerçekten sen, Rabb'inin seni isimlendirdiği gibi18 Raûf'sun (çok bağışlayansın) ve Rahîm'sin (çok acıyansın)" dedi.19

Çok geçmeden Tâif halkı, İslâmiyet'le şereflenerek halka-i Muhammedî'ye girdiler ve onun saadetli meclisinde yer aldılar. Hz. Peygamber'in affı en azılı düşmanları bile kuşatmıştı. Onun affı sayesinde baş düşmanlar, dostlar sınıfına geçmişti.20
Hz. Peygamber’in Fakir ve Kimsesizlere Merhameti
Resûlullah kadar merhametli, onun kadar şefkatli ve ince ruhlu bir insan yeryüzüne gelmemişti. Zira o, rahmet olarak gönderilmişti.
Hz. Peygamber (s.a.v) hep fakir ve kimsesizlerle birlikte bulunmayı tercih ederdi. Bir yerde, toplumun farklı kesimlerinin toplanmış olduklarını görünce, önce fakirlerin yanına gider, onlarla birlikte oturur, gönüllerini alırdı. Fakir ve kimsesizleri devamlı korur, onları himaye ederdi. Bununla da kalmaz; fakirlere, fakirliğin bütün ezikliğini ve zilletini unutturacak şekilde yakınlık gösterirdi. Zaten Resûl-i Ekrem'in yaşayışı ve aile hayatı onlardan farklı değildi. Zira o, hep sade yaşamayı tercih ederdi.
O, hep şöyle dua ederdi: "Allahım, beni fakir olarak yaşat, fakir olarak ruhumu kabzet, kıyamet günü de fakirler grubuyla birlikte haşret "21
Hz. Âişe (r.ah), "Ey Allah'ın Resûlü, niçin böyle dua ediyorsunuz?" diye sorunca Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:
"Çünkü onlar cennete, zenginlerden kırk yıl önce girecekler. Ey Âişe! Fakirleri sev ve onları kendine yaklaştır. Böyle yap ki kıyamet günü Allah da seni kendisine yaklaştırsın."22

Allah Resûlü (s.a.v), toplum içinde belli bir yeri bulunmayan çaresiz ve zayıfların halini sorar ve ihtiyaçlarını karşılardı.
Mescid-i Nebevî'yi temizleyen fakir zenci bir kadın vardı. Bir gün Allah Resûlü (s.a.v) onu göremeyince nerede olduğunu sordu. Öldüğünü söylediler. Onun ölümüne kimse önem vermemişti. Allah Resûlü (s.a.v), "Bana haber vermeniz gerekmez miydi?" dedi ve mezarına gitti, iki rekat namaz kıldı. Sonra şöyle dua etti: "Allahım, bu mezarın içini nurla doldur, benim kıldığım namaz sebebiyle nurlandır. "23
Hz. Peygamber’in Çocuklara Merhameti
Hz. Peygamber (s.a.v), bütün insanlara özellikle çocuklara karşı çok şefkat ve merhametliydi. Onun çocuklara olan şefkati ve sevgisi bambaşkaydı. Resûlullah (s.a.v) kendi çocuklarına, diğer müslüman çocuklarına ve hatta müşrik çocuklarına karşı çok şefkatli davranmıştır. Gördüğü, rastladığı bütün çocukları sever, kucağına alır, okşar, öper, onlarla şakalaşırdı. Gördüğü ve karşılaştığı her çocuğa selâm verir, halini hatırını sorardı.24 Binekli bulunduğu zaman çocukları atın terkisine alır, gidecekleri yere kadar götürürdü.25 Çocuklarla arkadaşça konuşur, onların yanında çocuklaşır, anlayış seviyelerine göre sohbet eder, öğütler verirdi.26
Hz. Peygamber (s.a.v), her baba gibi çocukları dünyaya gelince sevinmiş, vefatlarında ise üzülmüştür. Oğlu İbrahim'in doğum haberini kendisine getiren Ebû Râfi'e hediye vermiş;27 İbrahim'in annesi Mâriye'yi de âzat etmiştir.28

İbrahim'in bakımı ve yetiştirilmesiyle ilgilenmiş, sütannesine bir hurmalık tahsis etmiştir.29 Sık sık sütannesinin bulunduğu yere onu görmek için gitmiştir.30 İbrahim, on altı veya on sekiz aylık iken vefat etmişti. Onun vefatı üzerine gözlerinden yaş dökülmüştür. Bunun üzerine, "Sen de mi ağlıyorsun, ey Allah'ın Resûlü?" diyen Abdurrahman b. Avf'a, bunun şefkatten kaynaklandığını, üzüntülü olduğunu, ancak bağıra çağıra ve feryat ederek ağlamayı yasakladığını söylemiştir.31
Bir savaş esnasında birkaç çocuk, çarpışan iki taraf arasında kalmış ve ölmüşlerdi. Hz. Peygamber (s.a.v) bundan haberdar olunca büyük üzüntü duymuştu. Ashab, Resûl-i Ekrem'in üzüldüğünü görünce,
"Ey Allah'ın Resûlü, neden bu kadar üzülüyorsunuz? Bunlar nihayetinde müşrik çocukları değiller mi?" dediler. Hz. Peygamber (s.a.v),
"Bu çocuklar, müşrik çocukları da olsalar insandır. Bugün sizin en hayırlı olanlarınız vaktiyle müşrik çocukları değil miydi? Dikkat ediniz, kesinlikle çocuk öldürmeyiniz. Her can Allah'ın fıtratına göre yaratılmıştır.”32 buyurdu.
Bir gün, torunlarını öpüp okşarken bir bedevî huzuruna gelmişti. Evlât şefkatinden mahrum olan bu kişi, gördüğü manzaraya duyduğu hayretini gizleyemedi ve, "Benim on çocuğum var, bunlardan hiçbirini öpmüş değilim" dedi. Hz. Peygamber (s.a.v),
"Şayet senin kalbinden Cenâb-ı Hak merhameti söküp aldıysa ben ne yapabilirim?" buyurdu ve ilâve etti: "Merhamet etmeyene merhamet edilmez."33
Hz. Âişe (r.a.), anlatmıştır: "Bazı bedevîler, Hz. Peygamber'e geldiler ve, 'Siz çocuklarınızı öpüyor musunuz?' dediler. Resûlullah'ın (s.a.v), 'Evet' demesi üzerine bedevîler,

"Vallahi biz çocuklarımızı öpmüyoruz" dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v),
"Allah, sizden merhameti söküp aldıysa ben ne yapayım?"34 demiştir.
Üsâme b. Zeyd anlatıyor: Peygamberimiz'e kızının ölüm halinde bulunan oğlunu getirdiler. Peygamberimiz'in gözleri yaşardı. Bunun üzerine Sa'd b. Ubâde, "Ey Allah'ın Resûlü, bu nedir?" dedi. Peygamberimiz,
"Bu rahmettir. Allah onu sevdiği kullarının kalbine koymuştur. Allah ancak yumuşak kalpli kullarına merhamet eder"35 buyurdu ve üzülmenin, ağlamanın tabii olduğunu söyledi.
Allah Resûlü (s.a.v), bu konuda da bize en güzel örnekleri sunmuştur. Hz. Enes'in (r.a.) anlattığına göre Hz. Peygamber (s.a.v), "Ben, uzun tutmak arzusuyla namaza başlarım. (Namazı kıldırırken) bir çocuk ağlaması kulağıma gelir, çocuğun ağlamasından annesinin duyacağı elemi bildiğim için namazı uzatmaktan vazgeçerim."36 buyurmuştur.


Görüldüğü gibi Peygamberimiz bazen namazı uzun kılmak ister, fakat duyduğu çocuk sesi sebebiyle, annesi cemaatte olabilir, diye kısa keser.37
Hz. Peygamber'in Üstün Şahsiyeti
Hz. Peygamber (s.a.v) güler yüzlü, nazik tabiatlı, ince ve hassas ruhlu idi. Katı yürekli, sert ve kırıcı değildi. Ağzından kaba hiçbir söz çıkmazdı. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de,
"Allah'tan gelen merhamet sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer sert, katı kalpli biri olsaydın, kuşkusuz çevrenden uzaklaşırlardı. Onları bağışla, kendileri için Allah'tan af dile"38 buyrulmaktadır.
Resûlullah Efendimiz başkalarını tenkit etmez, kimsenin ayıbını yüzüne vurmazdı. Yanlış ve hoşlanmadığı davranışlar görürse,
"İçinizden bazı kişiler şöyle, şöyle yapıyorlar..." 39şeklinde, bu davranışları yapanların kim olduklarını belli etmeden, hiç kimseyi kırmadan hataları düzeltirdi. İnsanlar kendisine güvenirdi. Çünkü o verdiği sözü mutlaka zamanında yerine getirirdi. Dürüstlükten ayrıldığı, şaka bile olsa yalan söylediği hiç görülmemiştir. Bu yüzden o henüz peygamber olmadan kendisine "Muhammedü'l-emin", yani "güvenilir Muhammed" denilmiştir.
Bütün işlerini tam bir düzen ve nizam içinde yapardı. Zamanını boşa geçirmez, en iyi şekilde düzenlerdi. Namaz ve ibadet vakitleri, uyku ve istirahat için ayırdığı saatler hep belliydi.
Hz. Peygamber'in mübarek hayatı, güzel ahlâkı, görenleri kendisine celbediyordu. Ondaki yüksek ahlâka hayran kalanlar İslâm nurunun cazibesine bir pervane gibi kendilerini verirlerdi. Bu bakımdan İslâmiyet önce Allah'ın yardımı, sonra da Hz. Peygamber'in örnek ve yüksek ahlâkı sayesinde yayılmıştır.
Peygamberimiz'in güzel ahlâkı ve örnek yaşayışı, İslâm'a girenlerin, imanlarının kökleşip derinleşmesine, girmeyenlerin de imrenip İslâm'a girmelerine vesile olmuştur. Hz. Peygamber Medine'ye hicret ettiği zaman onu ilk kez gören yahudi bir âlim Abdullah b. Selâm, intisabını ve İslâm'a girmesine vesile olan hususu şöyle dile getirir:
"Onun yüzünü gördüğüm zaman bir yalancı yüzü olmadığını derhal anladım."40
Resûlullah'ı öldürmek niyetiyle gelen bir bedevî de onun yüzünü gördüğü anda "aklının gittiği, nefsinin zayıfladığı" itirafında bulunur. Müşrikler tarafından Peygamberimiz'e elçi olarak gönderilen Ebû Râfi, Medine'de onunla görüştükten sonra, kendisine güzel davranıldığı için İslâm'ı kabul ederek Medine'de kalmak istemişti. Fakat Hz. Peygamber, alıkonulduğu zannedilir endişesiyle elçinin bu isteğini uygun görmemiş ve ona, önce Mekke'ye gitmesini sonra tekrar Medine'ye gelmesini tavsiye etmiştir."41
Mekkeli müşriklerden Osman b. Talha, Kâbe'nin anahtarlarını taşırdı. Hz. Peygamber'in Kâbe'ye girmesine engel oldu. "Peygamber olduğunu bilseydim onun girmesine engel olmazdım" dedi. Hz. Peygamber, içeri girip çıktıktan sonra amcası Abbas anahtarın kendisine verilmesini istedi. Peygamberimiz ise, anahtarın yine eski sahibine verilmesini emretti. Onun bu emri neticede İbn Talha'nın müslüman olmasına vesile oldu.42, 43
Kıssa: Düşmanına Bile Hidayet Dileyen Peygamber
Uhud Gazvesi'nde Resûlullah'ın (s.a.v) mübarek yüzü yaralanıp dişi kırılınca, ashâb-ı kirâm çok üzüldüler. Resûlullah'a (s.a.v), "Beddua et, Allah Teâlâ, cezalarını versin" dediler. Resûl-i Ekrem (s.a.v), "Ben lânet etmek için gönderilmedim. Hayır dua ve mahlûkata merhamet etmek için gönderildim" buyurdu ve peşinden, "Yâ Rabbi! Bunlara hidayet et. Onlar hakkı bilmiyorlar" diye dua etti. Düşmanlarını affetti.44
Kıssa: Seni Benim Elimden Kim Kurtaracak?
Yine bir defasında Resûl-i Ekrem (s.a.v) harp için yapılan bir yolculuk esnasında, ashâb-ı kirâmdan ayrılmış, bir ağacın altında istirahat buyuruyordu. Ğavres b. Hâris adında bir müşrik, aniden onu öldürmek için gelip kılıcını çekti. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) başucunda durup,
"Söyle bakalım, şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?" dedi.
Resûlullah Efendimiz de (s.a.s) yüksek sesle, "Allah!" buyurdu. O anda adamın elinden kılcı düşüverdi. Bu defa Peygamber Efendimiz kılıcı alarak ona,
"Ya seni şimdi benim elimden kim kurtaracak?" diye sordu. Adam çok korktu, titredi ve yalvarmaya başladı.
"Ne olur beni öldürme! İntikamını alsan da, intikam alanların en hayırlısı sen ol" dedi. Resûl-i Ekrem (s.a.v) onu bağışlayıp salıverdi. Adam koşarak kavmine geldi ve onlara,
"Şu anda, insanların en hayırlısı olan kimsenin yanından geldim" dedi.45
Kıssa: Kensini Zehirleyen Kadını Affetti
Resûl-i Ekrem'in (s.a.v) güzel ahlâkına dair bir diğer hadise de kendisini zehirleyen yahudi kadını, suçunu itiraf ettikten sonra affetmesidir. Bilindiği gibi kadın, Peygamberimiz'i (s.a.v) ve ashabını yemeğe davet edip kızartılmış zehirli koyunu önlerine koydu. Önce Peygamber Efendimiz (s.a.v) yemeğe başladı, eti ağzına alınca, et ilâhî izinle dile gelip, "Ben zehirliyim, benden yeme!" diye ses verdi. Peygamber Efendimiz (s.a.v) hemen ağzındaki eti çıkardı, ashabını da uyardı. Herkes sofradan elini çekti. Kadın yakalandı, suçunu itiraf etti. Bunu niçin yaptığı sorulunca şöyle dedi:
"Eğer bu zat gerçek peygamber ise zehirli et ona zarar vermez; yok sahte bir peygamber ise ölür de halk ondan kurtulur, diye düşündüm" dedi.46 Resûlullah (s.a.s), kadını affetti, ona hiçbir ceza uygulamadı.47

Resûlullah'a Verilen Beş Şey
Fakih Ebü'l-Leys [rahmetullahi aleyh] der ki: Senedleriyle Mücâhid'den (rh.a) bize kadar ulaşan bir rivayete göre, Ebû Hüreyre (rh.a) Resûlullah (s.a.v) Efendimiz'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Benden önce hiçbir peygambere verilmemiş olan beş şey bana verildi:
1. Ben hem kırmızı (beyaz) hem de siyah tenli bütün insanlığa gönderildim.
2. Yeryüzünün tamamı benim için mescid ve tertemiz kılındı.
3. Ben, bir aylık mesafeden düşmanların kalplerine korku salmakla Allah tarafından yerdim olundum.
4. Ganimet malları bana (ve ümmetime) helâl kılındı.
5. Şefaat etme yetkisi bana verildi. Ben de bu hakkımı ahirette ümmetim için sakladım."48, 49
Sen Onların İçindeyken..
Küfrün başı Ebû Cehil bir defasında, “Eğer bu Hz. Peygamber’in getirdikleri ve söyledikleri doğru ise gökten başımıza taş yağsın veyahut Allah bizi acı bir azap içinde yaksın!" diyerek işi alaya almıştı. Küfür ve isyan halinde iken elinden alınmayan nimetlere aldanmıştı. İnen âyet-i kerime, Ebû Cehil’in çoktan hak ettiği bu azabın niçin tehir edildiğini şöyle açıkladı:
Resûlüm, sen onların arasında iken Allah onlara azap indirecek değildir. Ve onlar istiğfar edip Allah'a yöneldikçe de Allah kendilerine azap etmeyecektir.”50
Bu âyet-i kerime bize şu işaretlerde bulunmaktadır:
Resûlullah'ın (s.a.v) bulunduğu yerlere umumi azap inmez. Allah'ın Resûlü, sünnetini ihya eden kâmil müminler vasıtasıyla halkın arasında manen yaşamaktadır.
Bir memlekette Resûlullah'ın (s.a.v) (s.a.v) sünneti yaşanıyorsa o memlekete de umumi azap gelmez.
Bir kalpte Resûl-i Kibriyâ’nın (s.a.v) sevgisi bulunuyorsa o kalp bunalıma girmez.
Bir ev halkı, sünnet edebine dikkat etse o evde geçim­sizlik olmaz.
Aralarında Resûlullah'ın (s.a.v) vârisi kâmil mürşidler bulunan bir cemiyet, onlara tâbi olduğu sürece ruhî bunalım ve ahlâkî çöküntü yaşamaz.
İlâhî sevgi ve zikir, insanın içindeki sıkıntıları yok eder.
Tövbe ve istiğfar, kalplere huzur, beldelere bolluk geti­rir. Samimi gözyaşları ve halis dualar, birçok belayı defeder.
İnsanlık, Rabbini bırakıp eşyaya tapınca, âlemde kızıl­ca kıyametler kopmaya başlar. İçte buhranlar, dışta zulümler ortalığı sarar. Herkes ayrı bir dert içinde yanar. Cemiyetteki sulh, kalpteki sükûnetle mümkündür. Bunun mimarları da kalbini Allah (c.c) aşkıyla mâmur etmiş gerçek müttakilerdir. İnsanlık onlara hem muhtaç hem de borçludur.
Allah dostlarının âleme nasıl rahmet olduğunu şu mi­salle anlamaya çalışalım:
Bir adamın 1000 tane can düşmanı olsa ve onları topluca bir binada yakalasa, adamın elinde de hepsini imha edecek bir silah bulunsa, tam imhaya karar vereceği sırada, çok sevdiği bir can dostu aynı binanın penceresinden başını uzatsa, adama baksa, gülümseyip el sallasa, 1000 düşmanın arasında böyle bir dos­tunu gören bu adam elindeki silahı ateşler mi? Elbette ki hayır! Bütün düşmanlarını o bir dostunun hatırına bağışlar, intikamını erteler. Sonsuz kerem sahibi Allah (c.c) da böyle yapıyor. Halkın hak ettiği nice azaplar, Allah, Allah diye inleyen müminle­rin hatırına halktan savılıp tehir ediliyor. Bu ümmetin içinde öyle nazlı kullar vardır ki âlem onların bereketine selâmette kalır.
Bakınız Rahmet Peygamberi (s.a.v) onlardan nasıl bahsediyor:
Hiç şüphesiz Allah (c.c), bu ümmete içlerin­deki zayıf salih kullarının dua, namaz ve ihlâsları sebebiyle yardım eder."51
Siz ancak içinizdeki zayıf görünümlü salih kulların dua ve bereketiyle İlâhî yardıma ve zafere ulaşırsınız.”52
Şüphesiz Allah Teâlâ, bir salih mûslümanın bereketine komşularından yüz tane haneden belayı defeder.”53
Abdallar (seçkin ehlullah) kırk kişidir. Şam bölgesinde bulunurlar. İçlerinden biri vefat edince, Allah onun yerine bir başkasını getirir. İnsanlar onların (dua ve bereketi) se­bebiyle yağmura kavuşur. Onların bereketiyle (müminlere düşmanlarına karşı İlâhî) yardım olunur, halktan (umumi) azap kaldırılır”54
Yeryüzü İbrahim Halîlürrahmân'ın (a.s) misli (kalp ve ahlâken ona benzeyen) kırk kişiden hiçbir zaman boş kalmaz. Size onların bereketiyle yardım olunuyor, rızık veriliyor ve yağmur yağdırılıyor."55
Allah’tan korkan gençler, otlayan hayvanlar, rükû eden büyükler, süt emen sabiler olmasaydı (yaptığınız isyanlar yüzünden) üzerinize azap yağardı.”56
Allah Teâlâ buyuruyor ki: Kullarımın bana en sevimli olanları benim için birbirini sevenler, mescidlerimi mâmur edenler ve seherleri istiğfarla geçirenlerdir. Onlar öyle kimselerdir ki ben yeryüzündeki insanlara bir azap etmek iste­diğimde onlara bakarım ve azap etmekten vazgeçerim."57
Dense ki: "Bugün dünyanın manzarası hiç de hoş de­ğil. İslâm âlemi sıkıntıdan, diğer milletler bunalımdan baş­larını alamıyorlar. Her bölgede bir çeşit musibet ve âfet var. Bu bir azap değil midir? Hadislerde anlatıldığı gibi bu azaplara mani olacak iman ve gönül ehli kalmadı mı?” Ce­vabı yüce Allah veriyor:
"Başınıza gelen herhangi bir musibet, işlediğiniz amel­leriniz yüzündendir. Halbuki Allah çoğunu da affetmekte­dir."58
Evet, bizlere gelecek azabın çoğu affedilmiştir. Karşı­laştığımız bu sıkıntılar ile sadece ikaz ediliyoruz. Şunu da bilelim ki müminlerin dünyada çektikleri sıkıntılar, ahirette tekrarlanmayacaktır. Bu hususi sıkıntıların tek sebebi, İslâm’ın izzetini bırakıp ehl-i dünyaya özenmektir. Bunun­la birlikte umumi azabın tehir edilmesi ve hayatın normal seyrinde gitmesi, İlâhî rahmetin eseridir. Ve bu rahmeti üzerimize çekenler de -sayıları çok az da olsa- aramız­daki sadık müminler ve kâmil insanlardır. Onlara çok şey borçluyuz.59
Hz. Mevlânâ (k.s) der ki: “Allah velileri, âlemlere rahmet olmak üzere yeryüzü­ne getirmiştir. Onlar halkı Allah’ın haremine (özel huzuru­na) davet ederler. Hakk’a da, ‘Yâ Rabbi, bunları sen kurtar’ diye dua ederler.”60

Efendimiz’den sonra onun ümmeti başıboş bırakılmamıştır.
Allah Teâlâ, insanları kendisine kulluk yapmaları için yaratmıştır. İnsanoğlu fıtratı gereği hata yapmaya müsait olduğundan azgınlığa ve sapkınlığa düştüğü vakit merhametliler merhametlisi yüce Mevlâ, kullarının bu azgınlıktan kurtulup yaratılış gayesine dönmesi, tövbe ve istiğfarda bulunması için peygamberler gönderdi. İnsanlığa bir ışık, bir rehber olarak gönderilen bu peygamberler de çektikleri sıkıntı ve eziyetlere rağmen bıkmadan, usanmadan insanlığı kurtuluşa, Allah’ın (c.c) birliğine davet ettiler.
Allah Teâlâ’nın gönderdiği binlerce peygamber, sadece gönderildikleri kavme rehberlik yaparken nebîler sultanı Hz. Muhammed [sallallahu aleyhi vesellem] tüm kâinata rahmet olarak gönderildi. O, bütün mahlûkata bir ışık, bir nur oldu.
Ümmetini kendi nefsine tercih eden, kâinatı aydınlatırken de, veda ederken de “ümmetî, ümmetî” diye göz yaşları döken bir peygamberin rahmet kanatları altındayız. O rahmet pınarı, ahirete göçerken dahi bizleri, öksüz ve yetim bırakmamak için, “Alimler peygamberlerin vârisleridir” dediği Allah dostlarına emanet etti. Allah Resûlü’ne her haliyle tâbi olmuş, kalpleri Allah (c.c) sevgisi ile dolu, manevi sırlar sahibi bu veli zatlar her devirde bulunmuş, insanların din ve dünya saadetine ulaşmaları için tüm zamanlarını peygamber ümmetine vakfetmişlerdir.
İnsanlara doğru yolu gösterip hal ve hareketleri ile onlara rehberlik etmeleri evliyaların en önemli özelliklerindendir. Ayrıca Allah rızası için insanların dertleri ile dertlenmeleri ve fedakârlıkta bulunmaları, onların yüce şanındandır. Veliler, peygamberlerden sonra seçilenler sınıfındandır. Bir rehber elinde yetişerek silsile yoluyla Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) kadar gitmeleri; nerede ve hangi memlekette yetişirlerse yetişsinler, onları tek bir kaynağa bağlamıştır. Allah dostları, Cenâb-ı Hak’tan gelen nuru, olduğu gibi yansıtan aynalardır. Hangisine baksak aynı nuru görürüz. Hepsinde o rahmet denizinin izini buluruz ...
Dün olduğu gibi, insanlığa ışık tutan, kararmış gönülleri cilalayan, uzun ve meşakkatli dünya yolculuğunu daha çekilir hale getiren, Allah’ın (c.c) rızasını kazanmanın inceliklerini öğreten Allah dostları bugün de vardır. Dün, Şah-ı Nakşibend, Mevlânâ, Hacı Bektaş-ı Velî, Gavs-ı Bilvânisî hazretleri gibi veliler, “Gel, ne olursan ol yine gel ...” diyorlardı, bugün de başka veliler... Amaç, Allah’ın rızasını ve hoşnutluğunu kazandıracak olan ruh ve ahlâk olgunluğunu insanlığa öğretmektir.61


وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ


1 Enbiyâ 21/107.

2 Dilaver Selvi, Âlemler O'na Hayran, Semerkand Dergisi, Nisan 2007.

3 Enbiyâ 21/107.

4 Dârimî, Mukaddime, 15; Aclûnî, Keşfül-Hafâ, 1/191 (nr. 637).

5 Tirmizi, Edeb, 82.

6 bk. Tirmizî, Sifâtü'l-Kiyâme, 10.

7 Siraceddin Önlüer, Edep Yahu, 1. Kitap, Sf.127.

8 Dilaver Selvi, Âlemler O'na Hayran, Semerkand Dergisi, Nisan 2007.

9 Hâkim, Müstedrek, 2/615; Beyhaki, Delâilü’n-Nübüvve, 5/488, 499; Taberânî, es-Sağîr, 2/82-83.

10 Bakara, 129.

11 Ahmed, Müsned, 4/128; Hâkim, Müstedrek, 2/600; Kastalânî, el-Mevâhibü’l-Ledünniye, 1/67; ed-Dürrü’l-Mensur, 1/334; Hasâisü’l-Kübrâ, 1/16; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, 1/80; Heysemî, ez-Zevâid, 2/220.

12 Bakara, 146.

13 Taberî, Câmiü’l-Beyân, 1/577-581; ed-Dürrü’l-Mensûr, 1/215-217; Mazharî, Tefsirü’l-Mazharî, 1/107.

14 Dilaver Selvi, Âlemler O'na Hayran, Semerkand Dergisi, Nisan 2007.

15 Buhârî, Edeb, 68; Ebû Davud, Edeb, 1 (nr. 4775); Ahmed b. Hanbel, B Müsned, 3/153; Münzirî, et-Tergib vel-Terhib, 3/419; Ebû Nuaym, Delâilü'n-Nübüvve, 1/184; Beyhakî, Delâilü'n-Nübûvve, 1/318; İbn Ebü'd-Dünya, Mekârimü'l-Ahlâk, nr. 380; Zehebi, Siyeru A'lami'n-Nübelâ, 2/386; Begavî ü Envâr fi Şemâill'n-Nebi, 1/173; Gazâlî, Ihyâû Ulûmiddin 2/1471;Kâdı Iyâz, eş-Şifa. 1/83; İbn Kesir, Şemâilür-Resûl, s. 65

16 Siraceddin Önlüer, Kalbin Hastalıkları, 2.Kitap, Sf.183.

17 Kâdî lyâz, eş-Şifâ, 1/83

18 Allah Teâlâ Kur'ân-i Kerîm'de Hz. Peygamber'e (s.a.v) "Raûf" ve "Rahîm" isimlerini vermiştir. bk. Tevbe 9/128.

19 Şâmî, Sübülü'I-Hüdâ ve'r-Reşâd, 2/440; İbn Kesir, es-Siretü'n-Nebeviyye, 2/152; Zerkânî, Şerhu ara Mevâhibü'l-Ledünniyye, 2/52.

20 Edeb Yahu, 1

21 İbn Mâce, Zühd, 7 (nr. 4126); Heysemî, ez-Zevâid, nr. 17905; Hâkim, Müstedrek, 4/322; Ali el-Müttaki, Kenzü'I-Ummâl, nr. 16592.

22 Tirmizî, Zühd, 37 (nr. 2352); Beyhakî, Şuabü'l-imân, nr. 10507; Ali el-Müttaki, Kenzü'l-Ummâl, nr. 16668.

23 Buhârî, Cenâiz, 66, Müslim Cenâiz, 23

24 Begavî, el-Envâr fi' Şemâilin-Nebî, 1/309; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, 1/330.

25 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/203; Begavî, el-Envâr fî Şemâilin-Nebî, 1/307.

26 Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, 1/331.

27 İbn Sa'd, Tabakatü'I-Kübrâ, 1/135.

28 İbn Sa'd, Tabakatül-Kübrâ, 1/136.

29 İbn Sa'd, Tabakatül-Kübrâ, 1/144.

30 Müslim, Fezâil, 15 (nr. 62); Beyhakî, Şuabü'l-imân, nr. 11011.

31 İbn Sa'd, Tabakatü'I-Kübrâ, 1/137; Begavî, el-Envâr fi Şemâilin-Nebî 1/210.

32 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/435; Taberânî, el-Mucemü’l-Kebîr, nr. 832; et-Mucemü’l-Evsat, nr. 2005; Hâkim, el-Müstedrek, 2/123; Ebû Ya'lâ, Müsned, nr. 942; Abdürrezzâk, el-Musannef, nr. 20090.

33 Buhârî, Edeb, 18; Müslim, Fezâil, 15 (nr. 65); Tirmizî, Birr, 12; Ebû Davud, Edeb, 144; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/241; Beyhakî, Şuabü'l İmân, nr. 11012.

34 Buhârî, Edeb, 18; Müslim, Fezâil, 15 (nr. 64); Beyhakî, Şuabü'i-imân, nr. 11013; Tebrîzî, Mişkâtü'I-Mesâbih, nr. 4948.

35 Buhârî, Cenâiz, 31; Müslim, Cenâiz, 6 (nr. 11).

36 Buhârî, Ezan, 65; Tirmizî, Salât, 159 (nr. 376); Begavî, el-Envâr fî Şemâili'n-Nebi, 1/207.

37 Edep Yahu, 1

38 Âl-i İmran 3/159.

39 Buhâri, Nikâh, 1; Müslim, Nikâh, 1 (nr. 5); Nesâî, Nikâh, 4; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/285; Beyhakî, Şuabül İmân, nr. 8099.

40 Tirmizî, Kiyâmet, 42; Zehebî, Siyeru A’lâmi'n-Nübelâ, 1/289.

41 Hâkim, el-Müstedrek, 3/598.

42 ibn Kesîr, Tefsîrü'l-Kurânil-Azîm, 4/1739.

43 Edep Yahu, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, C.1, sf.41.

44 Taberâni, et-Mucemül-Kebîr, nr. 5694; Kâdî iyâz, eş-Şifâ, 1/81; Emevî, Hayâtü'I-Kulûb, s. 270.

45 Müslim, Fezâil, 4; Ebû Ya'lâ, Müsned, nr. 1778; ibn Hibbân, es-Sahih, nr. 4537; Ebû Nuaym, Delâilü'n-Nübüvve, 1/196; Begavî, el-Envâr fî Şemâili'n-Nebî, 1/180; Kâdî iyâz, eş-Şifâ, 1/82; Bursevî, Rûhui-Beyân, 8/503; ibn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 3/85.

46 Buhârî, Hibe, 28; Edebül-Müfred, nr. 243; Müslim, Selâm, 18; Ebû Davud, Diyât, 6; Tebrîzi, Mişkâtül-Mesâbih, nr. 5931; Zehebî, Siyeru A’lâmi'n-Nübelâ, 2/86, Ebû Nuaym, Delâilü'n-Nübüvve, 1/197; Begavî, el-Envâr fî Şemâili'n-Nebî, 1/181

47 Edep Yahu, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, C.1, sf.51.

48 Müslim, nr. 523; Tirmizî, nr. 1553; Ahmed b. Hanbel, el-Miisned, 5/148.

49 Tenbîhü’l-Gâfilîn, Ebü’l-Leys Semerkandî, Cilt 1-2, Semerkand Yayınları, sf.279.

50 Enfâl 8/33.

51Nesâî, Cihâd, 43 (nr. 3178).

52Buhârî, Cihâd, 76; Tirmizî, Cihâd, 24; Heysemî, ez-Zevâid, 5/329. 64.

53Taberî. Câmiu'l-Beyân, 2/855; Süyûtî, es-Sagir, nr. 1784; Humeydi, el-Müsned, 373.

54Ahmed b. Hanbel, e\-Mûsned, 1/112; Heysemî, ez-Zevâid, 10/62; Zebîdî, Ithâfû’s-Sâde, 10/32; Süyûtî, el-Haberü'd-Dâl. {el-Hâvi içinde), 2/456- 459.

55Taberânî, el-Vasît, nr. 4113; Heysemî, ez-Zevâid. 19/63.

56Taberânî, el-Kebîr, 22/785; Beyhakî, es-Sûnenü'lKübrâ, 3/345; Süyûtî, es-Sagir, nr. 7523.

57Süyûtî, ed-Dûrrû'l-Mensûr, 4/140.

58Şûrâ 42/30.

59 Edep Bir Taç İmiş, Doç. Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.87-92.

60 Gönülden Gönüle Hikmet ve Şiirler, Dr. Dilaver Selvi, Şâdırvan Yayınları, sf.28.

61 Denize Varan İzler, Bekir Nas, Hâcegân Yayınları, sf.13.

sosyal ağlarda paylaşma



Benzer:

\"(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.\" iconResulüm! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”

\"(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.\" iconÖrneğin, Türkçe, İngilizcenin ses kurallarıyla öğretilebilir mi?...

\"(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.\" iconBiz her daim bir araya gelip bir olur, biz oluruz

\"(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.\" icon“Aynı konuya ilişkin olarak nüfus kaydının düzeltilmesi davası ancak bir kere açılabilir.”

\"(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.\" iconKurulduğu günden bu yana ileriyi görme becerisi, harekete geçme cesareti...

\"(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.\" iconBA?цrtь tarti?Malari yett? Artik
Цrtsen de цrtmesen de seni sevmeye devam edece?iz” diyorlar m?? Зo?unun demedi?i aз?k. O zaman bu nas?l bir цzgьrlьk oluyor

\"(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.\" icon4- biz yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Senden yardım dileriz

\"(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.\" iconZor soru. Karakter olarak, birey olarak evet yer altındayım

\"(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.\" icon1. Atatürk Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya...

\"(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.\" iconHayatlarımızın kontrolü elimizde mi yoksa biz henüz durum değerlendirmesi...


Yasa




© 2000-2018
kişileri
d.ogren-sen.com