Şeytan – Tanrı ve Ben; Sana Açılan Kapı


d.ogren-sen.com > Doğru > Evraklar
Yüksel Taylan;
Şeytan – Tanrı ve Ben; Sana Açılan Kapı


Şeytan – Tanrı ve Ben; Sana Açılan Kapı
Geç Kalmış Bir Anlatı
Devrim kelimesinin kırmızı bakışları altında ezilirken tanrılar. Not düşmeli geleceğe.
Ellerini uzat. Bu herhangi bir hikâyede, şiirde bahsi geçen, şairi terk eden sevgiliye yazılmış bir ellerini uzat değil.
Kelimeleri işaretlemeyi bırakmıştık falancalı tarihlerde, duvarda bir asa izi vardı, birde asılı duran çarmıh resmi. Şehveti yok ederken gölgelenmiş mektuplar, ayetler, unutulmuş bir insan resmi sıkıştırmıştık köşelere bir yerlere.
Bu öyle bir ellerini uzat.
Şeytandan gelen bir belirsizlikte değil. Kaldı ki belirsiz şeytandan gelecek bütün belirli nesnelerin işaret edeceği tek bir gerçek, kapı ve ömürsüzlük yoktur aldattığımız yarınlarda. Yarınları şeytan yaratmadığı için kendide bilmeyecektir ki belirsizlikten öteye uzansın söylemleri.
Yarınları kim yarattı?
Ben yaratmadım. Sen yaratmadın. Tanrı zaten suçlusu değil, şeytan desen hikâyenin sadece başlangıç evresinde bir yılan…
Suçlusu kim ümitsiz ellerin?
Suçlusu olmaz ki yarınların. Hikâyeyi kim yazmışsa o üstlenir edepsiz ürünlerini. Ve onları cezalandırır…
Gücüm yetmedi.
Sana ve senin o küçük çocuk ellerine gücüm yetmedi. Hepsi bu. Hikâyenin en başlangıcından en sonuna doğru bütün bir resmi; tanrı, şeytan ve ben okurken o yargıya vardık. Ben gücüm yetmedi diyebildim, şeytan gücünüz yetmedi dedi. Ya tanrı? Tanrı cezalandıralım dedi.
Öfkemizi kusmadık. Öfkemiz sana değil miydi yoksa sen öfke kusan yollardan çoktan çıkmıştın da baharında mı denk geldin öykünün bu kısmına?
Bahar olduğu için mi öfke kusmadık?
Yoksa bahar değildi de bize baharmış gibimi geldi. Söylemedin ki bize hangi mevsimde olduğumuzu, bir bütün mevsimlerde hep aynı dünyayı görüyoruz, hürriyet salgıladığımız.
Hürriyet; işte onu arıyordu bütün bakışlarımız. Sürmeli gözlerinin anlamsız bakışları arasına sıkışan hikâyenin kendini anlamlandırdığı bir yer varsa o da; aradığımız hürriyetin ta kendisi diyebilmek için bir öncesine ulaşabilmemiz gerektiğini biliyor olduğumuz için bir öncesinin daha öncesinde ki ölümlerimizdir yaşadığımız.
Yabancı kalıyor dar çevrelerin küçük kayıplarından oluşan sınırlandırmalı öyküler. Çizdiğimiz haritanın üzerinden okyanuslar geçerken yitirmiştik duygularımızı da sen kalmıştın haritanın küçük bir yerinde nokta halinde, geriye kalan kısımlarını melekler aldı götürdü.
Melekler dedimse, tanrının hurilerinden bağımsız bir o kadarda hurilerinden oluşma.
Sen gibi…
Sen; insanın insana kazdığı çukurların üzerine yazdığı ithaf dolu şiirlerin, kendi çılgınlığında yaşayan dünyanın egosunda patlayanların kendi şiirini kendi yazdığı yılların ehemmiyetli ya da ehemmiyetsiz bakışlarından kopan anlamsız düşüncelerinden geriye bıraktığımız bir yalansın.
Yalan olduğun kadar, her ne kadar yalan olduğunu biliyor olsak bile, bu bilme ikimizin arasındaki entrikadır sadece-aslında, (yinede tanrı ve şeytan bir parçasında görevli). Yalan olduğu kadar sahte olan bir benzeyişsin…
Benzeyiş güzeli.
Güzel; insanın tanrıya bahşettiği duyguların bir araya geldiğinde savrulduğu bir yamaçtan akıp giden su taneciklerinin birleştiği bir dehlizde kaybolan umutların dua gibi yakardığı ama dua olmayan bütünleşik sözlerin ardı ardına sıralandığı kim bilir belki de anlamsız rap dizgisine benzeyen farklılık.
Sen olmayan senin getirdiği zeytin dallarının bir anda ateşlenip yakıp yıktığı duygu ve ona benzer bütün kavramların arasında, küllerden oluşma bir tepenin içinden çıkan, yanmamış bir belirsizlik; güzel ve sen…
Arayışların kavradığı bütün anlatıların arasından çıkıp gelen bir kararlılık fırtınasının içinde oluşan hortumun geçip giderken havaya savurduğu bütün etki-tepkilerin ortak tarafının yalnızlıktan çok yalnızlaşmaya giden hikâyesinin kalemi-kâğıdı törpülemesi nasıl bir dertse, törpüyü örselemesi daha da bir mutluluk timsali gibi duruyor olsa da mutsuzluğun başlangıç noktasıdır.
İnsanın kaybettiğini sandığı bütün duyguların, fırtına dindikten sonra yalap şalap şap sağa sola dökülüyor olması hortumun onları geri verdiği anlamına gelmesinden çok senden aşağı doğru akan duygular. Düzenli düzensiz savrulduğu evren dizgisinde hepsini yeni baştan yarattığını zannedenlerin tanrılaşmada gösterdiği ustalığın onda birini yakalayamadan evrene veda edecek olduğumuz gerçeği, gerçeğin bir köşesine sıkışan küçük bir ayrıntı.
Yoksa biliyor olmakla, bilmiyor olmak arasındaki bütün kavramların filozofların dilinde pelesenk edinmesinde ki tek ayrıntı onların biliyor, bilmeyenlerin ise yaşayamıyor olduğumudur ki zorlanıyoruz yaşamın bu kıyısında…
Öfkemizi kutsayan tanrı değildi çünkü. Şeytan zaten bir yerlerde kendini tüketirken tükettiği insanilikten ve tanrının insaniliği işaretlemesinden geriye kalan ayrıntılarla meşguldü.
İşte kaybettiğimiz nokta oraya zincirledi gemiyi. Halatları sıkı sıkıya bağlamak ikimize düştü. Bu ikimiz; dünyanın herhangi bir noktasındaki ikimiziz.
Kaybettiğim resme kaybetmeden önce bakarken tanrı dedi ki; hikâyenin en başında, belirli belirsiz dizgileri bir araya getirirken, bir noktada evrensel olan ya da olmayan bütün ayrımlardan ortaya çıkardığım evreleri seyrettim. Seyrettiğim bütün bir hikâyenin küçük bir özetini çıkardım, bir köşesine yaşamı koydum. Bir tarafına seni ve onu, diğer tarafına insanlık adına kayıtlı ne varsa her şeyi.
Şeytan sus pus olup kayboldu o anda, çözemedi çünkü denklemi, çözseydi allı pullu bir cevap yapıştırırdı gurur abidesi gibi yaptıklarıyla övünürken yapılacakları listeleyen edepsiz tanrının yüzüne. Diyebileceği tek şeyin, ben daha iyisini yaparım demekten öteye gitmeyeceği için onun ben daha iyisini yaparım diye iddiasının peşine takılmaktansa ondan uzakta daha kötüsüyle yaşıyor oluşumuzun aslında şeytana güvenmediğimizle olan alakasını çözmek hiçbir tarikatın avucundaki belge değildir.
Bütün kıskançlıkları bir araya toplayıp yakıp yıkan bir eskicinin üzerindeki elbiseleri ona şeytanın vermediğini bildiğim gibi tanrıdan gelmesinin de bir lütuftan öteye gitmediği gerçeğini bir kenara not ettim tanrı bunları anlatırken.
Çünkü tanrı yaptıklarıyla övünecek kadar ahlaksızdı.
O, ahlaksızlığı ileri bir boyuta sürüklerken, insanları; mutlu ya da mutsuz diye ikiye, kadın-erkek ve eşcinsel diye üçe, zengin-yoksul-rahip ve asker diye dörde, dinleriyle binlere, dilleriyle milyonlara böldü. Ardından hepsinin içinden seni ve beni çıkarıp mutsuzluk karıştırdığı evrensel buluşlarının ardından bir zindana hapsetti. Çıkamadığımız kuyu bu zindan değil ama. Çünkü orada, yani zindanda şeytanda vardı. Kuyuda sadece ikimiz. Senin görmemiş olman, gerçeklerden arınmış olmandan kaynaklanıyor. Gerçekler mantıklı ya da mantıksız hayatın bütün dizgilerinden savrulmuş insan kalbinin kendini yerleştirdiği eksende eriyip gitti.
Hatırlamazsın sen o geceyi, şeytan yeni bir numarada kendini harmanlarken ben seni seyrediyordum. Tanrı yoktu. Ve sen; ızdıraplı yaşam yolculuğunun küçük oyunlarıyla birleştirdiğin hikâyeleri küçük ayrıntılarla dillendirip üzerine ektiklerini (benim bilmediğim bir ayrıntı) yaşarken görmeye çalıştıklarında, görmek istediklerinde; kendini yozlaştıran dürtülerin hepsinin bir araya geldiğinde inci gibi yan yana sıralandığı kimi üzgün kimi kırgın kimi neşeli duyguların sırasıdır.
Söylemek istediklerimizi tutup, söylediklerimizle etrafımızı şenlendirirken yaktığımız her bir mumun bize ait olmadığı gerçeği bir yana, yaktığımız ateşin etrafını bezediğimiz suskunluğun izlerini çocukluğumuzla harmanlayıp katıştırdığımız öykülerinde bize ait olmadığı gerçeğinden hoşlanan bir kişi var hikâyenin bu kısmında, o da, her zaman ki gibi tanrı.
Tanrının evrensel gücü ki bu gücü kendisi sadece iddia ediyor. Yapılanlardan ortaya çıkardığı felsefi cümlelerle ifade edilen bir gücün gerçekle bağdaşmadığını bir kenara bıraksak da o güçle yaşıyor olduğumuz gerçeği kocaman bir varlık. İşte bu evrensel güç; sana ve bana bir katkısı bu aşamada olmadığı gibi şeytanın bizim dürtülerimizi köreltirken kullandığı evrensel dogmalarda başvurduğu bir kaynak.
Yoksa hiç kimsenin bir yerlerde ateş yakmak gibi bir küçük ayrıntıyla boğuşmadığını biliyoruz.
Zindanda kaynağını tanrının evrensel gücünden aldığı zehirle şeytanın yanımızda olduğunu görememiş olman hikâyeyi farklıca bir noktaya sürüklemiyor. Çünkü şeytanın varlığı ayrıca ret edilebilir bir kavram. Görmemiş olmak körüklüyor bu retti ve istisnasız ya da katıksız üzüntü mevsimini çıkarıyor ortaya…
Çünkü tanrı yarattığı bütün bölünmüşlükleri ayrıca yarattığı birleştirmelerle süsleyecek ve birleşmediği için yine insanı suçlayacaktı.
Tanrının pervasız ve yüzsüzce sürüklediği evrenin küçük bir noktasında yaşıyor olduğumuz gibi, yaşamaya dair bir beklentimiz olduğu gerçekleri bir kenara, şeytanın içimize huzur katan bakışlarından uzağa bir yere düştü yaktıklarımızın külleri. Dolayısı ile söndürmek için hurilerden yardım istedim. Çünkü sen gitmiştin, o yüzden yaşamadın o sahneleri.
Tanrı şeytanın kendisine ait olduğunu iddia etti, gülümseyen bir yüzle çekti gitti şeytan. Senin ardından zindana hapsetti öfkeli-öfkesiz kusmuklarla beni.
***
Bir gündoğumunda içeri güneş giriyordu. Bir gün ortasında, birde günbatımında içeri güneş ışığını giriyordu. Pekâlâ, bunları ben sıraya dizmiştim. Öyle olmayabilirdi. Benim günbatımı dediğim, gün doğumu olabilirdi.
Bu kesinlikle tanrının düzenlediği bir oyundu.
Kader, işte bu oyuna kader adını verdiği için çözemedi insan oyunu.
Birçok uykusuz gecenin bana yaşattığı tek bir zaman vardı, sen ve benin şeytan ve tanrı olmadan yaşadığı zaman.
Tabii ki benim tanrı tarafından tutsak edildiğim zindanın şeytan açısından hiçbir önemi olmasa bile, sen tarafından kazanılan bir hikâyesi kesinlikle vardır.
Işık zindanda ilk girdiğinde ben şeytan geldi zannettim. Aslında hikâyenin bu kısmında tanrı tarafından gönderilmiş yeni bir melek olduğunu düşünmem gerekirdi.
Tanrı ve onun kurguladığı oyunların bir sonu olmalıydı ama hiçbir zaman ne oyuna son verdiler ne de insana zulüm etmeye. Kimi zaman bundan garip bir haz aldıklarını düşünür oldum. İnsan acı çektikçe meleklerin soytarılar gibi güldüklerini, tanrının ise soytarıların dansına sevinen bir kral olduğunu düşündüm.
Bütün bu siluetlerin ortasında ben ışığa “evet, işte yine geldin onursuz şeytan” dedim.
Cevap vermedi ve bir süre sonra kayboldu. Bir kez daha zindan ışıdığında bu sefer tanrının geldiğini düşünerek; ne o, dedim, ne o? Nasıl acı çektiğimi mi görmek istiyorsun.
Bir kez daha gördüğümde, güneş olduğunu anladım, ilk gördüğüme sabah, ikinci gördüğüme öğlen, üçüncü gördüğüme akşam dedim. Başkada bir zamana ihtiyacım yoktu.
Birçok uykusuz gece geçti. Sabah, öğlen ve akşam ile birlikte düşünce derinliklerinde hiçbir üretim olmaksızın gezindim.
Nasıl olsa bir gün sen olacaktın ve tanrının cehenneminden daha çok yakacaktın beni.
Birçok uykusuz gece sırasından şeytanın sesini duydum. Tutsak olduğumu ve bir daha çıkamayacağımı anlatıyordu.
Sen dedim.
Sen ateşten olan, ateşte yaratılan… Neden benim buradan çıkamayacağımı düşünüyorsun? Tanrımı galip gelecek?
Sence ben çamurdan yaratıldığım için senden iradesizim değil mi? Oysa sen kendini iradeli sanacak kadar aptalsın. Tanrı seni kibirli olmakla suçladı. Sende aptallığınla kabullendin. Ve hiç olmayabileceğin halde kibirle ayrıldın yanından.
İşte sen aptalsın.
Oysa ben çamurdan bir irade ile yaratıldım. Sen yanlış biliyorsun. Çamur ateşten daha dayanıklıdır. Ateş rüzgârın yönüne gider, çamur ise rüzgâr onu dağıtana kadar direnir. Sen ancak tanrı ikinizi de ben yarattım diyerek bizi birbirimize düşman etti dersen haklı olabilirsin.
Ancak sen kendini sakladın.
Ve iddia ediyorum ki, sen tanrının sana hazırladığı oyuna inanacak kadar aptalsın, oysa ben tanrıyı kabullendim, günahlarından sakınmayarak kendimi!
Şeytan hiçbir şey söylemeden çıktı gitti.
Zindana güneşin hiç girmediği zamanlar oldu. Seninle geçirdiğimiz birçok kış gecesini anımsattı bana o zamanlar.
Soğuk olurdu. Daha çok sokulurdun bana. Ateşim seni ısıtır, bir buhar bulutu gibi dağılır giderdi yatağın üzerinden. Yatak yanardı, oda aydınlanırdı.
Yağmurun sesini duymak istediğimi, gök gürültüsünü duymak istediğimi, şimşekleri çakarken seyretmek istediğimi anımsadım o gecelerde. Seninle sevişirken.
Şüphesiz tanrı isteklerime olan düşmanlığını yağmurun yağdığını belli edecek kadar cömertçe ama göstermeyecek kadar zalimce sürdürdü.
Ve bir gün, uykusuz zamanlarda seslendim tanrıya;
İşte sen!
Zalimlerin en büyüğü, sen ki; insana olan düşmanlığını vahşeti kutsayarak gösteren zalim... Sen şeytana adadığın ayetleri, şeytanı kibirle donatarak şeytandan koruduğunu zanneden, kendini kutsal, meleklerini nur, temsilcilerini peygamber, insanı çamur ilan eden kendini beğenmiş ruh.
Sen herhangi bir kabilenin güneşe ve aya olan düşkünlüğünde ortaya çıkan, felsefesi ile ileri dünya sömürgesi kuran ruh.
Sen her bir yağmur damlasına dahi emir veren, beni bu zindanla onurlandıran ruh…
Sen kuracağını iddia ettiğin cenneti ve cehennemi kullarının arasında adaletle paylaştıramayacak kadar korkaksın. Sana söyleyecek sözüm olmalı elbet. Ama sen onlara cevap vermeyeceksin.
Senin cevabın, beni suçlamak üzerine kurulu olacak. Sen, yalancı! Oyuncu! İyiliği ve kötülüğü yaratıp, iyiliği insana, kötülüğü şeytana adayan ama yağmura emir veren ruh, sen hangi doğrunun yanında yer alabilirsin?
Senin çılgınlığın insana acı çektirmek üzerine kurulu değil mi? Hangi doğrunun yanında yer aldığını söyleyemezsin. Yalancısın çünkü. Yalancı olduğunu seninle konuşan herkes anlar. Oysa sen, itaat ile kandırdığın insanla konuşmayarak, onlardan kaçarak yalancılığını saklıyorsun.
Artık ortaya çıkıyor.
Senin topraktaki bütün zehiri topladığın tütüne keyif yükleyerek insana oynadığın oyunun sonu geldi.
Hadi şimdi sarıl kâğıda kaleme, yoksul insanı sömürmek için yeni bir kutsal kitap yaz.
Yaz, bu sefer şeytana farklı bir görev verdiğini bildir. Çünkü artık o senin oynadığın oyunun ilahi değil, kibir değil, aymazlık olduğunu anlamış olmalı ki artık gelmiyor.
Ve sustum. Birçok uykusuz zamanın ardından ayağa kalktım. Artık sen gelmeliydin. Seni bekledim ama ardından geçen zamanda sen gelmedin. Kış akşamlarının şiddetli fırtınalarını hisseder oldum kimi zaman. Uyumak istedim.
Birçok uykusuz zaman geçmişti.
Birçoğundan daha çoğunu seninle geçirmiştik oysa. Şimdi senin yokluğunda yaşadığım uykusuz gecelerin bütünleştirdiği hikâyenin, soğuk ve kararsız düşüncelerin arasında uçup giden hikâyenin bir anlamı olmalıydı diye düşündüm…
***
Bilgelikle kutsanmıştı insan. Bilgeliğe kavuşmak için yüzyıllarca savaşlar yapmış, canlar yok etmiş, adaletten uzakta bir yere, adalet ile kanun arasına köprü yapmıştı.
Bilgeydi insan. Eline bir asa alıp dolaşan Musa bilgeliğin mistik tohumlarını ekmiş. Yalınayak dolaşan Sokrates ise toprağını sürmüştü.
Bilge olmalıydı insan. Bilgiyi erdeme ve hidayete dönüştürmeliydi. Ancak tanrı, insanın bilgeliğine hiç anlaşılamayacak olduğunu düşündüğünü bir oyun kurgulamıştı.
Tanrı insana bilgi ile savaşmayı kutsal kitaplarda öğretti. İnsana bilgiye ulaşmak için nereye gitmesi gerekiyorsa oraya gitmesini söyleyen tanrı, insan ona nasıl gideceğini sorduğunda savaşarak gidebileceğini söyledi. Ve bilgiye yürüyen büyük ordular kurdurdu.
Sonra şeytanı ordulara komutan yaptı.
İnsan ilerledi. İlerledikçe bilgisi çoğaldı. Kendide çoğaldı. Yüzyıllar, binyıllar sürdü, insan ilerledi.
İnsan kutsal kitaplarda emredildiği gibi bilgi için değil. Geçinmek için savaştığını gördü. Bir zaman sonra geçinemediğini de gördü ama savaşmaya devam etti.
Tanrı artık insanı istediği kadar küçük parçalara bölmüş. Nurdan melekleri ile çamurdan yaratıkların birbirileri ile olan mücadelesini, kâh eğlenerek, kâh onlara cennette vaat ettiği şaraptan içerek seyrediyordu.
İnsan öldü. İnsan yaralandı. İnsan delirdi. İnsan yine de bıkmadı, yola koyuldu ve daha çok savaşmaya devam etti.
Daha çok ölmeyi sürdürdü.
İnsan insanı kendine köle yaptı. İnsan insana dilini yasakladı. İnsan daha birçok şey yaptı.
Tanrıdan öğrendiği erdemlerden kurulan ahlaklı bir toplum oldu insan. Sonra o toplumun içine birçok ahlaksızlık gizledi. Ahlaksızlar şeytanın, ahlaklılar tanrının çocukları oldu.
Musa gibi yürüdü insan dağlarda tepelerde. Çoban oldu, değirmenci oldu yürüdü.
Ve tanrının onu kuşattığı şehvetle yeniden yarattı kendini insan. Sevişmek istedi.
İsa daha az sevişmeyi, Muhammet gizlice sevişmeyi öğütledi.
Kadınları sadece sevişmek için yarattığını söyledi tanrı. Kadına yumurta vermişti ve kadın ilk yumurtasını yapar yapmaz sevişmeye hazırdı. Ve kadınlar buna inandılar.
Yumurtalarını yapar yapmaz erkeğin hizmetine koştular kendilerini. İnsan sevişirken şeytan izledi.
Tanrı sevişmeyi öğretti, kadına haz almayı, erkeğe daha çok sevişmeyi öğretti.
Şeytan insanın doğasını insana öğretti. Tanrı insana, şeytana inanmaması gerektiğini yazdı.
Oysa şeytan ateşten yaratılmıştı. Ve sevişmek için dişisi ya da erkeği yoktu. Şeytan sevişmeyi bilmezdi ki.
Tanrı insanı ve şeytanı bir kez daha kandırmıştı. Şeytan kendinde var olduğuna inandığı kibirin heyecanı ile insana sevişmeyi öğrettiğini zannetti.
İnsanda sevişirken öğrendiği edepsizlikleri, günahları ve ayıpları şeytandan öğrendiğini söyledi durdu. Ve her biri için tanrıdan af diledi.
Tanrıda meleklerine her bir af çağrısını not ettirdi.
Daha sonra tanrı insana mal edinmeyi öğretti. Mal edinmeyi öğrenemeyenlere de, mal edinmeyi öğrenenlerden çalmayı öğretti. Böylece insan, kutsal kitaplardan öğrendiği ahlakla kurduğu toplumda uyguladığı kanunları adalet olarak belirledi.
Çünkü insan zannetti ki mal edinmeyi öğreten tanrı, edinilen malı çalmayı öğreten ise şeytandı. Ve artık toplumda şeytanın çocukları da oldu.
Ahlaksızca sevişen, başkasının malını çalan, şeytanın çocukları vardı artık.
İnsan bunların gerçek olduğunu zannederken dünya dönmeye tanrı eğlenmeye devam etti.
Şeytan ise boş boş kuruntuların arasında hala kendini ateşten, insanı çamurdan, melekleri nurdan, tanrıyı ise ruhtan zannetmeye devam etti. Ve kendisinin kibirle donatıldığına inanmayı sürdürdü.
Tanrı artık insanı ahlaklı-ahlaksız diye bölmüştü.
Ahlaklı olanlar kendi çocuklarıydı. Onlar peygamberlere ve kutsal kitaplara olan inançları ile yaşıyorlardı ve ahlaklıca sevişiyorlardı.
Tanrı yine meleklerine not ettirdi.
Sonra insan çoğaldıkça ahlaklı toplumunda şeytanın ahlaksız çocuklarını bir yerde toplamaya başladı. Ve tanrıya şeytanın çocuklarının ne olacağını sordu.
Tanrı insana şeytanın çocuklarına verecekleri cezaları öğretti. Şeytan kendi çocukları cezalandırılırken anladı nasıl bir oyuna geldiğini. İnsan cezalandırmayı sürdürdü.
Artık ahlaksızca sevişen, başkasının malını alan cezasını buluyor, ahlaklı toplumun ahlakı korunuyordu.
Tanrı artık insana kutsal kitap göndermedi.
Şeytan oyuna geldiğini anladıktan sonra artık konuşmaz oldu. Tanrıya onu neden cezalandırdığını sormadı.
Birçok uykulu zamanda bunları gördüm. Uykumdan şeytan uyandırdı beni. Ben ona; aptal, beni neden uyandırdın diye bağırdım. O da cevap vermedi.
Zindandan hiçbir zaman çıkamayacağımı iddia eden şeytan sessizce bana nasıl çıkılacağını gösterdi. Bende ona; aptal, git şimdi o zindana kendin kal, ateştensin ya, aydınlatırsın dedim.
***
Şeytan bütün kibirini insanın üzerine üfledi. Bir toz bulutu oldu kibir ve dağıldı ufkun uzlarında. İnsan tozun esintisinde simyayı gördü, büyüyü keşfetti.
Yemyeşil ormanlarda gezdim. Irmaklarda yüzdüm. Zerdüşt’ün kalıntıları, Siddartha’nın hissettikleri ile beraber ruhumu doyurdum.
Zindanda seni unutmuştum ama hiçbir zaman unutamayacağımı anladım. Şeytanın toz halinde kibirini seyrettim yüksek tepelerden. Ahlaklı insanı seyrettim, ahlaksızların cezalandırılmasını seyrettim.
Birçok gecede seni seyrettim uyurken.
Uykundayken bana sarıldığın anlardaki gülümsemen vardı yüzünde. Sana sarılmayı özledim. Seni içime çekmeyi, kokunu, tenini hissetmeyi özledim. Sıcaklığını özledim. Günahkâr öpüşlerimizi, sevişmelerimizi özledim.
Günahkâr dokunuşlarımızı.
Sevişirken ben seni seyrederdim. Gözlerini kısar, kollarını iki yana bırakır ve bana kendini nasıl bir güvene bıraktığını hissettirirdin.
İçindeyken, ileri geri gidip gelirken, seni saran şehvet, ortaya çıkan enerji beni daha da coşturur bir kez daha, bir kez daha diye kendimi hipnoz ederdim.
Günahkâr uyanırdık. Birbirimize sarılmış halde. Çünkü toplumdan sevişmek için izin almamıştık.
Tanrının ahlaklı iri yarı sakallı, yeni yumurtlayan kızlarla tanrıdan izin alarak sevişen insanları bizim cezalandırılmamızı, kendilerinin cennetle ödüllendirilmesini istedi. Tanrının temsilcisi de böyle istedi.
Ancak insan cezalandırmaktan bıktığı için tanrıya inanmayanların cezalandırılmaması gerektiğini söyledi. Tanrının temsilcisi de buna uydu ve biz cezalandırılmadık. Fakat kendi kendimizi cezalandırdık.
Seni birçok gece uyurken seyrettim. Gülümsemeni seyrettim, tenini seyrettim.
Yine seni seyrederken, sabaha karşı gökyüzü ışıdı ve tanrının yüzünü gördüm. Bana bakıyordu.
Ey insan dedi.
Ey insan. Sana toprak verdim. Su verdim. Ağaç verdim. Bitkiler verdim. Meyveler ve sebzeler verdim.
Sana ruh verdim.
Hizmetine birçok canlı verdim. Daha hızlı gidesin diye at verdim. Toprağı süresin diye öküz verdim. Sütünü içmen için inek verdim. Etini yemen için koyun verdim.
Kapını korumak için köpek, evini korumak için kedi verdim.
Sana akıl verdim. Bütün bu söylediklerimi ve evrene gizlediğim kimyayı çözmen için. Kendine daha kolay yaşamayı sağlaman için.
Ve yol göstersin diye kutsal kitaplar verdim.
Bana daha kolay ulaşabilmen için peygamberler, evliyalar verdim.
Sana eş, soyuna anne olsun diye kadını yarattım. Onu yaratırken parçasını senden aldım, seni çamurdan, onu kemikten yarattım.
Ey insan.
Sen benim bu nimetlerime karşılık bana hiç şükretmedin. Benim sana verdiğim nimetleri kutsal kitaplarımda anlattığım gibi kullanmadın. Kendi şehvet, çıkar ve hırsının aracı yaptın.
Savaşmak için silah yaptın öldürdün, sevişmek için tecavüz ettin, sana vermediğimi edinmek için çaldın.
Ben kutsal kitapta ahlaklı bir toplum olmayı öğütledim. Sen ise, bana ve sana düşman olan şeytana inandın.
Şeytanı dinledin, kötüleştin.
Şimdi bana inanmadığını söylüyorsun. Oysa bak karşındayım ve kendimi savunuyorum. Hadi bana cevabını ver.
O süslü püslü cümlelerini kur ve nimetleri benim vermediğimi iddia et. Nimetleri kötülük için kullanmayı emrettiğimi iddia et. Her kötülün cezası olur, hala o cezalandırılanları savunmaya devam mı edeceksin?
Biz onlara ahlaklı bir toplum olmayı önerdik. Onlar ahlaksızlıkla anıldılar. Ve karşılığında onlara vaat ettiğimiz cezayı gördüler. Biz onlara imkân verdik ama onlar kullanmadılar, çünkü şeytan içlerine girmişti.
Gözlerini kör, kalplerini taş etmişti.
Bize inanmak istemedikleri gibi kendi ahlaksızlıkları ile bizim ahlakımızı suçladılar ve kendilerinin suçsuz olduklarını iddia ettiler.
Onlar ki cezalandırıldılar.
Hadi durma iddia et, beni suçlamayı sürdür.
Tanrı bu ve buna benzer birçok yeni kurulmuş cümlesini tekrar ederken ben senin yüzünde hissettiğim sıcaklığa sığındım.
Ve tanrıya pişkinlikle söylediği bu sözlere karşılık cevap vermedim.
Zindana gittim, şeytan hala oradaydı ve ona aptal dedim.
Aptal. Duydun mu tanrının sözlerini. Duydun mu seni nasıl suçladığını? O seni kibirle kandırdı. Evrendeki bütün ahlaksızlıkların sorumlusu ilan etti.
Oysa o kendine büyük bir güç bahşetmişti ve isteseydi bütün ahlaksızlıkları, istemediklerini ortadan kaldırabilirdi.
Yapmadı ve sende hiç neden diye sormadın.
İnsan bütün bu ahlaksızlıkların olmadığı bir toplumda yaşama fikri ile yanıp tutuşurken tanrı insana engel olmayı sürdürdü. İnsana akıttığı zehir ile ahlaksızlığı beslemeyi sürdürdü.
Şimdi nasıl savunuyor kendini görüyor musun?
Aptal, sende ona hizmet ettin. Şimdi kendini bu zindana daha şiddetli hapset. Hapset ki insan doğru topluma tanrıya rağmen ulaşsın.
***
İnsan bir gün uyandı. Devlet oldu. Tanrının ahlaklı çocukları ahlaklı devlet oldular. İnsan kanun oldu. Devletini, kanunu sevdi. Devlet onu asker yaptı, insan yine de sevdi.
Köleliği öğrendi insan. Tanrı önce insanı köle yapmıştı. Sonra köle olmayın demişti. İnsanda köle olmak istemediğini söyledi.
Tanrının çocukları hemen yola koyuldu, köle olmak istemeyenler şeytanın çocuklarıydılar ve cezalandırılmalıydı.
Kutsal kitapları okudular.
Rahipler, imamlar yan yana geldi. Köleliğin kutsallığı, köleliğin tanrı emri olduğu konusunda fikir birliği edinmişlerdi.
Köleler sayıca çoktu. Tanrının çocukları, artık çalışmak istenmeyen, asi olan şeytanın çocuklarının nasıl cezalandırılacağını tanrıya sordu.
Tanrı onlara öğretti. Kölede öğretti. Tanrı onlara kutsal kitaplarda anlattıklarını tekrar etti. Yoksul oldukça, karnı doymadıkça çalışmazdı. En yoksul olanına sadaka verilmesini önerdi tanrı.
Tanrının çocukları da en çok çalışana sadaka verdi.
Kölede onlara öğretti; tanrının ya da şeytanın çocukları birbirinden farksızdı. Onlar evrene çamurdan ve kemikten yaratılarak yollanmıştı.
Evrenin doğası insanın doğasına uymayabilirdi. İnsan bu yüzden cezalandırılmamalıydı.
Köleler bir vadide toplandılar, yoksul oldukları için tanrıyı suçlayan kölelerdi bunlar. İstedikleri gibi sevişen, mal edinmeyen ve tanrıya secde etmeyen yüzleri vardı.
Tanrının çocukları onları lanetledi. Bir gece geçti. Vadide birçok şeytanın çocuğu birikti. Tanrının çocuklarına öfke kutsadılar ilk gece. İkinci gece tanrıya kutsadılar öfkelerini.
Teneke çaldılar ve tenekeden notalar yaptılar. Tanrının sözlerini bu notalarla tekrar ettiler. Tanrı çocuklarına yurt edinmeyi öğretmişti. Onlarda yurt edinmek için şeytanı beklediler.
Tanrı çocuklarına yurt işaret etmişti. Onlarda yurtlarına gitmek için göçebe kavimler kurmuş, ordular kurmuş yola dökülmüşlerdi.
Kölelerde beklediler. Önce çadırlarda sonra tek gözlü evlerde beklediler. Irmaktan su içtiler. Toprağı ektiler, beklediler.
Bir gece yer sarsıldı. Köleler uyandı.
Tanrının bir temsilcisi geldi, yerin sarsıldığını, bu onlara tanrının bir cezası olduğunu söyledi.

Ahlaksız yaşamlarına bir son vermeliydiler. Tanrının kutsal kitaplarda ki emirlerine uymalı. Şeytana inanmamalıydılar.
İzinsiz sevişmemeliydiler.
Köle tanrının temsilcisini kovdu. Tanrının bin türlü felaketi olduğunu ve daha fazlasını onların başına verdiğini söyledi. Eğer bir felaket varsa onu hemen şimdi burada göstermeli ve onları yok etmeliydi. Tanrının temsilcisi gitti.
Birçok gece geçti. Vadinin tepesine gittim. Seni andım bir ay gölgesinin dibinde. Seni sevdim. Ateşini andım.
Ayın ağaca vuran ışığı altında şeytanın çocuklarını seyrettim. Onlar kimi küçük ateşler yakmışlar şeytanı bekliyorlardı. Karşı tepeye Nuh geldi, Lut geldi. Onları gördüm. Ay ışığı onlara da vuruyordu. Seslendiler.
Siz, Lut’un köleleri, Nuh’un düşmanları.
Siz ki; özürlü sevişen, tanrıya inat ateşle ibadet edenler. Zannediyor musunuz ki şeytan sizi kurtaracak? Şeytan her gece, sizin göremediğiniz ama size şah damarınızdan daha yakın bir yerde, tanrının buyruğu ile sizi kandırıyor.
Zannediyor musunuz ki isyan ediyorsunuz. Bu bir çılgınlık, tanrı sizi yok edecek. Çünkü onu dinlemiyor, ona secde etmiyor, onu yok sayıyorsunuz. O da size cehennemde vaat ettiği ateşi Nuh’un gölgesinde size gösterecek. Gün dönecek, gece dönecek ve siz ateşe daha çok yaklaşacaksınız.
Evren hep aynı yerde, tanrının yörüngesinde dönüyor çünkü. Tanrı onu sizler için yarattı. Sizlere soy verdi, sizi çoğalttı. Çünkü ona şükretmenizi istedi.
Siz onun emirlerine karşı geldiniz. O ise hala toprağınıza ekin vermeyi sürdürüyor. Irmağınızdan su akıtmayı sürdürüyor.
Ay daha da ışıdı. Nuh ve Lut böyle söylerken ayağa kalktım ve seslendim; şimdi tanrıya gidin. Sizi af etsin. Nuh’un, Lut’un felaketinden sizi korusun. Size bir Musa bahşetsin, asasında felakete uğramadan, denizler yolunuza engel olmadan yürüyebilesiniz.
Size Lokman versin. Versin ki hastalıklara uğramayın.
İyiliğin ve kötülüğün mistik güçlerinden. Tanrının acımasız gücünden tanrı sizi korusun.
Ay daha da ışıdı. Köle ayağa kalktı. Birazdan gün daha da ağaracaktı.
Köle seslendi; sen bedbaht, âşık, her neye inanmayı sürdürüyorsan ona inanmaya devam et. Biz biliyoruz ki sen bizimle eğleniyorsun. Tanrının bir kötülüğü varsa onu üzerimize versin. O kötülükleri, felaketleri ile bizi kutsarken sende yanımızda ol. Seyret günahlarımızın akışını.
Ve insana söyle, onlara deki; izinsiz sevişen şeytanın çocukları artık yok. Onlar yurtlanmak istedi. Onlar ekin ekmek istedi. Onlar kadınlarını korudu. Onlar tanrının sözlerinin tenekeden nota yaptılar.
Onlar tek gözlü evler inşa ettiler kendilerine.
Ekini paylaştılar. Giysilerini değiştirdiler. Ne tanrıdan ne de tanrının çocuklarından yardım beklediler.
Hadi git. Bizimle eğlenme.
Bu sözler üzerine Nuh ve Lut aya doğru yürüdü ve gözden kayboldu.
Onların ardından ay gözükmez oldu. Gökyüzü karardı. Yağmur damlaları düşmeye başladı. Günlerce yağdı. Irmak taştı, ekinler bozuldu. Ağaçlar köklerinden savruldular.
Tek gözlü evlerin hepsi yıkıldı.
Ben onları seyretmeye devam ettim.
Hepsi ırmağın suyunun aktığı yöne doğru cansız akıp gittiler. Orada bekledim.
Ve bir sabah güneş açtı, yağmur damlaları çiy halinde yapraklardan akarken bir hücre düştü yere, ırmaktan aşağı aktı gitti.
***
İnsan şeytanı boş bir tarlada gördü.
Şeytan elinde çapa, küçük bir fidanın dibini çapalıyordu. Sonra gübre verdi şeytan fidana, su verdi.
İnsan onu seyretti.
Sonra şeytan mistik hareketlerle fidanı seyretti. Şüphesiz şeytan doğanın o engin huzurunda, cennetin şarapları, hurileri ve doyumsuz kudretiyle hayaldeydi.
İnsan ona seslendi; çocukların gitti sende git tarlamdan. Ben huzurumu ektim tarlama senin çocukların onları köklerinden kopardılar. Ben ekmeğimi ektim tarlama, senin çocukların onları yaktılar.
Ben Musa’nın İsa’nın emrini, Muhammet’in kalbini ektim tarlama. Senin çocukların hani yok dediler. Ektim, büyüdü çiçek açtı, meyve verecekti ama senin çocukların yinede inkâr etti.
Kimi geceler tarlamda ateş yaktılar, kimi belirsiz ayinler yaptılar. Tarlamı ahlaksızlıkları ile kirlettiler. Hadi şimdi git buradan.
Tanrı çocuklarını buradan sürdü ve aşılmaz bir uçuruma gittiler. Sende onların yanına git ve sürdür isyanını orada. Tanrı seni sürüklesin ve sana zulüm etsin. Hadi git, daha fazla kirletme tarlamı.
Tarlama günah ekme.
Şeytan insanı dinlemedi bile. O küçük fidanı seyretmeyi sürdürdü.
Sonra, bir anda ortadan kayboldu. İnsan onun büyüsünden korktu. Fidanın etrafı alev olup yanmıştı. Fidan öylece ortada duruyordu. İnsan şeytanın büyüsünden korktu ve yanık tarlaya hiç gitmedi.
Her gün tanrıya dua etti. Fidanı kopar, kurut, yok et diye.
Oraya gittim. Fidan daha büyümüştü. Ve artık burada ben varım edasıyla duruyordu. Fidanın yanına kadar gittim.
Seni düşündüm.
Bizim sevgimizde böyle küçük bir fidan olsaydı onu beslerdik. Büyütürdük. Ve ona emek verdiğimiz için onun asla zarar görmemesini sağlardık.
Tanrı kimi zaman yıldırım düşürür, daha çok yağmur yağdırır, üzerini karla kaplar ama onun hiçbir zaman bahara ışımasına engel olamazdı.
Oysa biz bir fidanı değil, bir ağacı kendimize sevgi yaptık. Onu büyütmek gibi bir derdimiz olmadı. Yıldırım düştüğünde dalı, yağmur yağdığında yaprağı, karla kaplandığında meyvesi gitti.
Güneş kavurmaya başladığında ise kuru bir gövde, yok olmaya yüz tutmuş birkaç kök kalmıştı.
Oysa şeytan sevmeye küçük bir fidandan başlamıştı. Tanrı gibi koca bir evrene, insana ve birçok meleğe sahip değildi.
Fidana büyü yaptı şeytan. Etrafını saydam bir kubbe ile çevirdi. Soğuktan ve sıcaktan korudu onu. Kimi zaman elleri ile su verdi. Kimi gecelerde başında oturup büyümesini seyretti. Yüzü aydınlansın diye ateş yaktı.
İnsan şeytanın geldiği geceler dua etmeyi sürdürdü. İnsan fidanı sevmedi.
Şeytan ise daha çok seyretti. Ve onun büyümesini, evrenin ortasında küçük bir kök olarak yaratılmasını izledi.
Ben fidanı seni seyreder gibi seyrettim. Aç kaldım. Susuz kaldım. Seyrettim. Senden uzakta seni seyreder gibi seyrettim. Seni sever gibi fidanı sevdim.
Ne var ki benim şeytan gibi büyü yapacak gücüm, rüzgâr gibi sana gelecek enerjim yoktu. Birçok geceler fidan seni çağırdı.
Bende birçok gece gelirsin diye bekledim.
Bir zaman, şeytan zindandan çıktı. Fidanın başına geldi. Onu koruduğu kubbeyi kaldırdı. Fidan artık büyümüş, köklerini salmış, güçlü bir gövdeye sahip koca bir ağaç olmuştu.
Şeytan ağacın başında bir ateş yaktı. Ateşi harladı, büyüttü, ağaç büyüklüğünde büyüttü.
Ben onu seyrettim, insan onu seyretti.
Tanrı onu seyretti.
Yılan ve köstebek seyretti. Kuşlar uykusundan uyandı seyretti. Tilki bir köşeye sindi ve seyretti. Ayı en yakına gelerek seyretti. Ağıldaki koyunlar, keçiler bağırarak seyretti. Kapıdaki köpek evdeki kedi seyretti. Damdaki baykuş, topraktaki karınca seyretti. Ağaçlardaki, ekinlerdeki ve topraktaki böcekler seyretti.
Şeytan ateş daha da büyüttü. Artık ağaçtan çok daha büyüktü ateş ve şeytan kolları ile ateşe yukarıyı işaret ediyordu.
Gökyüzü, ay, yıldızlar ve ufuk şeytanı seyretti.
Artık gözlere indirilen perde kaldırıldı ve görebilen, bakabilen herkes seyretti.
İnsan tarlamı yakacak diye korktu.
Karınca yuvası, koyunlar ağılı, kuşlar ağaçları yanacak diye korktu.
Tanrı gökyüzünü korumak için bir set çekti. İnsan tanrıya dua etti evimi ve tarlamı koru diye.
Şeytan ateşe emir verdi. Küle dön dedi. Ateş durdu, küçüldü ve bitti. Ve şeytan seslendi;
Dinle kâinat, dinle ve gör. Onun seni kandırdığını anla. Cenneti huriyle-şarapla, cehennemi insanla doldurdu.
İnsanı mutlu mutsuz diye ikiye böldü. Mutlu olanları kendinden, mutsuz olanları benden saydı. Dinle o yüzden kâinat.
Sessizliğinle dinle. Gecenin kör karanlığında, günün kavuran sıcağında, yağmurun soğuğunda dinle. Gün geceye kavuşurken dinle. Gece güne kavuşurken dinle.
Tanrı erkeği yarattı, kadını ona hizmet etmesi için yarattı. Bende kadına işte sana fırsat, erkeğe ve tanrıya oyun oyna dedim. Erkeği günaha sürükle. Tanrıya, erkeğin onu değil seni seçeceğini göster dedim.
Tanrıda erkeği cezalandırdı ve onu kadınıyla toprağa yolladı. Ve birçok kutsal kitap yazdı. Yardımcılar tayin etti ve kutsal kitapları okuttu. Erkeğin kadını bırakması ve kendisine dönmesi için yaptı bunu.
Kadın ona soy vermeli, hizmet etmeli. O ise tanrıya dua etmeliydi.
Evren döndü, zaman ilerledi. Artık tanrı insanı hipnoz etmiş, ona verdiği aklı kullanmasına engel olmuş. Onu sadece savaşmak, sevişmek ve öldürmek için var etmişti.
İnsan inandı.
Tanrıya dört bir yanda, dört bir dilde inandı.
Ve her bir dilde diğerine savaş açtı. Ve sonra bunların arasından kötülükleri ve ahlaksızlıkları gösterdi insana. Dedi ki; bunlar şeytanın eserleri. Şeytandan uzak dur, bana sığın, bana dua et.
İnsan yine inandı.
Tanrının dediği gibi yaşamaya koyuldu. İnsan mutsuzdu. Mutsuz olduğunu söyledikçe bana inandığı söylendi ve cezalandırıldı.
Kadına hor davranıldı.
Tanrı kadını daha çok cezalandırmayı öğretti.
Dinle kâinat. Dinle ki; tanrıya dua etmeyi bırak. Tanrıya secde etmeyi bırak. O her seferinde seni mutsuz kıldı. Ve sen şeytandan olmamak için bunu inkâr ettin. Şimdi dinle ve şeytandan olmadığını, tanrıya dua etmeyeceğini söyle. Söyle ki acımasız tanrı korksun. Söyle ki cehennemindeki ateşi büyütmek için daha çok melek yaratsın.
Söyle ki; tanrıya rağmen, şeytana rağmen, ahlaklı topluma ulaşabileceğini tanrı görsün. Söyle, adalet kanunda değil, kutsal kitaplarda değil, insandadır de.

sosyal ağlarda paylaşma



Benzer:

Şeytan – Tanrı ve Ben; Sana Açılan Kapı iconA. Savaş içindeyiz Savaşın sebebi: Allahın krallığı
«Tüm egemenlik ve görkemleriyle bunları sana vereceğim» dedi. «Bunlar bana teslim edildi, ben de dilediğim kişiye veririm. Bana taparsan,...

Şeytan – Tanrı ve Ben; Sana Açılan Kapı icon1945 yılına kadar tek parti ile yönetilmiştir. Bu dönemde açılan...

Şeytan – Tanrı ve Ben; Sana Açılan Kapı iconŞeytan yan evinize taşınır ve size kimse inanmazsa ne olur?

Şeytan – Tanrı ve Ben; Sana Açılan Kapı iconİbadetin koşulu ve kuralı yoktur, Tanrı her tür ibadeti kabul eder

Şeytan – Tanrı ve Ben; Sana Açılan Kapı iconAleyke – aleyküM = sana siZE

Şeytan – Tanrı ve Ben; Sana Açılan Kapı iconOrga n ize sana y I BÖlgel e r I yer se ç İMİ YÖ n e tmel iĞİ

Şeytan – Tanrı ve Ben; Sana Açılan Kapı iconÖzetle geleneksel devlette, yönetimin meşruiyeti saltanata, dine,...

Şeytan – Tanrı ve Ben; Sana Açılan Kapı iconBir ben bilirim hasretini a gülüm

Şeytan – Tanrı ve Ben; Sana Açılan Kapı iconBen Dünyanın En Akıllı İnsanıyım Erdal demirkiran

Şeytan – Tanrı ve Ben; Sana Açılan Kapı iconBen aranızda iki ağır emanet bırakıyorum


Yasa




© 2000-2018
kişileri
d.ogren-sen.com