Raporu tavşanli çevre topluluğU


sayfa3/5
d.ogren-sen.com > Doğru > Raporu
1   2   3   4   5

Geçmişte de bu bulguları yok saymanın bedeli zaman zaman pahalı bir şekilde ödenmişti. Önceden “Asla bir şey olmaz, son derece güvenli bir ürün” denilen birçok şeyin nasıl zararlı olduğunu bugün görüyoruz. Güvenli olduğu söylen şeyler sanıldığı gibi güvenli çıkmayabiliyor. Örneğin kloroflorokarbonların (CFCs) çok sağlıklı ve güvenilir olduğu düşünüyordu. 40 yıl bu madde kullanıldıktan sonra bu maddenin ozanda delik açtığı ve ciddi sorunlara neden olduğu anlaşıldı. Geçmişte DDT böcek ilacının da zararsız olduğu söyleniyordu. Ama bugün DDT’nin çevreye ne kadar zararlı olduğunu biliyoruz. Poliklorlu bifenil yıllarca zararsız olduğu, düşünülerek kullanıldı. Fakat bu madde 1970’lerde yüksek toksik bir madde olarak görüldü ve yasaklandı.



Kimyasallar fetüs üzerinde yıkıcı etkisini hafife almamak gerekir. Talidomid adlı ilaç buna örnek olarak verilebilir. Türk Tabipler Birliği’nin yayınladığı ‘Üremek ve Üretmek’ isimli çalışmada yazdığı gibi:

“1959’dan itibaren, ağır deformasyonu olan, kolsuz, bacaksız bebek doğumları bildirilmeye başlandı. Bir ilacın sorumlu olabileceği kimsenin aklına gelmiyordu. Olgular artmaya ve hemen hemen her yerde görülmeye başladı. Suçlu sonuçta Avusturyalı bir doktor ile Alman bir doktorun eş zamanlı yaptığı çıkarımlar sonucu 1961’de belirlendi. Talidomid bazlı ilaçlar Britanya ve Alman pazarından 1961 Kasım’ından itibaren geri çekildi.”(114)
Yine geçmişte 1987 yıllarına kadar balık çitfliklerinde antifoulant olarak kullanılan Tributyl tin (TBT) kimyasalının bugün ne kadar zararlı olduğunu ve bu yüzden birçok ülkede kullanımının yasakladığını biliyoruz. Balık çiftliklerinde kullanılan birçok kimyasal, ilaç vb. madde gerçekten son derece zararlı olabilir. Ve bu balık çiftliklerinin eko sisteme son derece zararlı olduğunu gösteren çalışmalar vardır. Tavşanlı ilçesinde, halkın içme suyu olarak kullanılan gölde balık yetiştirildiği için bu tür tesisleri ve bu tür tesislerde nasıl bir denetim yapıldığı ve bu denetimin halk ile ne kadar paylaşıldığı bazı çevre sorunlarını anlamak bakımından önemlidir.

Haziran 2011 yılında Ankara Üniversitesi Çevre Bilimleri Dergisinde yayınlanan bir çalışmada şöyle denilmektedir:
“Su ürünleri yetiştiriciliğinde kimyasallar, hastalıkların kontrolü, su kalite kriterlerinin arttırılması ve su bitkilerinin kontrolü amacıyla kullanılmaktadır ( Haya, 2005). Su ürünleri yetiştiriciliğinde kullanılan kimyasallar şunlardır: antifoulingler (fouling organizmaları öldürücüler), dezenfektanlar (hijyen amaçlı kullanılırlar), algisidler (alg öldürücüler),herbisidler (bitki öldürücüler), pestisidler (bitki ve böcek öldürücülerin tümü), parazisidler ( parazit öldürücüler), antibakteriyeller (bakteri öldürücüler).
Norveç’te salmon çiftliklerinde yapılan bir araştırmaya göre, 18220kg antibiyotik(oksitetrasiklin) kullanılmıştır. Bu miktar üretilen her bir ton için 210 gr’a denk gelmektedir.Antibiyotikler yem ile birlikte verildiğinde %20-30’u balık vücudunda tutulmakta %70-80’i ise çevreye geçmektedir. Bakteriyel balık hastalıklarında geçmiş dönemde sıklıkla kullanılan bir madde olan oksitetrasiklin ile tedavinin yapıldığı günden 13 gün sonra kafeslerin yakınında ve 400 millik mesafede yakalanan balıklarda ve 80 m uzaktan alınan midyelerde önemli miktarda antibiyotik birikimine rastlanmıştır (Çelikkale ve ark. 1999). Kültür ortamında yapılan üretimde, yetiştirilen türlerde hastalık görüldüğünde ilaçla tedavi yapılması kaçınılmazdır.”(119) 
İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi, Deniz Bilimleri ve Teknoloji Enstitüsü tarafından yapılan araştırma sonucunda hazırlanan Haziran-2006 tarihli raporda şöyle denilmektedir:
“Deniz suyundaki fosfat, nitrat, amonyum ve azot değerlerinin kirletilmemiş deniz suyundaki değerlerin çok üzerine çıktığı, klorofil değerleri ve askıda katı madde miktarı kirletilmemiş deniz suyundaki değerlerden farklı olduğu ve ayrıca sediment örneklerinde organik kirliliğin göstergesi olarak da, organik maddeler bulunduğu" tespit edilmiştir.”(120)
Konu ile ilgili bir kapsamlı araştırma ise İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi'nden Prof. Dr. Bayram Öztürk ve 11 öğretim görevlisi tarafından yapılan bir çalışmadır. O çalışmada da balık çiftliklerinin çevreye ve ekolojik sisteme zararları ortaya konulmuştur.(121)
Peki bu tür tesislerin denetimi nasıl yapılmaktadır? Ülkemizde organik kirleticilerin ölçümü ile ilgili yapılan denetim ve çalışmalar yakma tesislerinin denetimi konusunda bize az çok bir fikir vermesi bakımından önemlidir. Rachel Carson’un yıllar önce uyardığı gibi:
“Su saflığını korumakla görevli olan kimyacıların bu organik kirletcilerle ilgili düzenli olarak uygulamakta oldukları bir testleri olmadığı gibi, bunları uzlaştıracak bir yol da yoktur.”(122)
Önemli problemlerden birisi yakma tesislerinin denetlenmesidir. Daha önce de söylendiği gibi 10 mikrondan ufak parçacıklar ve PM2,5 gibi parçacıklar için yasal düzenleme yoktur. Yani yakma tesisleri bu parçacıkları istedikleri gibi çevreye yayabilirler. Öte yandan toksikoloji bilimin ulaştığı son sonuçlara sanayinin yanlış bakışı da ortadadır.
Dioksin, ağır metaller ve diğerleri için yapılan denetleme ise son derece yetersizdir. Örneğin Greenpeace’in yaptığı bir araştırmaya göre İngiltere’de 10 yakma tesisi iki yıl içinde 553 defa belirlenen limitleri aşmıştır. (123)
Limitleri geçseler bile bunlara uygulanan yaptırım ve cezalar son derece yetersiz, olup caydırıcı olmaktan uzaktır. Bunlar gelişmiş ülkelerde olan uygulamalardır. Bir de üstelik kanunlar çevre ve çevrede oluşan zararları ne derece dikkate almakta o da ayrıca tartışılması gereken önemli bir noktadır. Türkiye’de bu tür kanuni düzenlemelerin son derece yetersiz olduğunu düşünüyoruz.
Üstelik denetimler üzerinde kamuoyunun ne kadar etkisi olacaktır? Kamuoyu bu konularda ne kadar ve nasıl bilgilendirilecektir? Şirketlerin ve onların destekçilerinin yaptığı tek taraflı açıklamalar kayıtsız şartsız en doğru gerçek olarak kabul edilirken bağımsız her türlü çalışma, sivil hareketlerin yaptıkları değerlendirmeler peşinen yanlış olarak mı suçlanacaktır? Tüm bu sorular yanıt bekleyen önemli sorulardır. Gümüş tesisinde yaşanan kaza ve sonrası ile başka olaylar göstermiştir ki kamuoyuna bu konuda şeffaf bilgi verilmiyor, görünen o ki kamuoyu bir kazadan sonra olup biteni öğrenmek durumunda kalıyor.
Öte yandan en tehlikeli kirleticilerden biri olan dioksin ve ağır metaller için sürekli bir denetim ve izleme söz konusu değildir. Bunlar 3 veya 12 aylık periyotlarla kontrol edilmektedir. Dolayısıyla, izleme olmadığında yakma tesislerinin dioksin vb. maddeleri çevreye yayabilmeleri söz konusu olabilecektir. Bu arada yakma tesisleri için biyolojik gözlem durumu yoktur.
Yine dioksin filtrelerde tutulsa bile bunu uzun vadede saklamak ciddi riskler oluşturacaktır. Atıkları depolama ve saklamak birçok alanda sorundur. Nitekim nükleer enerji vb. savunanlar yıllarca bu atıkların nasıl depolanacağını konusunda tam bir yanıt verememişlerdir. Nitekim bugün ABD’de nükleer santrallerin üçte ikisinde, sözde o kadar tedbire rağmen, sızma olduğu araştırmalarla tespit edilmiştir. (124)

Üstelik radyoaktif maddeler belli bir zaman sonra etkilerini kaybederken ağır metaller ve metaller için böyle bir durum yoktur. Bunlar son derece kararlı elementlerdir ve bozulmaları söz konusu olmaz. Peki, insanoğlunun yaptığı bozulmadan ayakta kalan bir yapı var mıdır? Yağan yağmura, suyun, toprağın, yer kabuğunun hareketlerine, kimyasal ve fiziksel her türlü etkileşime karşı hiç bozulmadan ayakta dayanabilen bir yapı var mıdır?
Sızma olduğunda yeraltı su kaynakları ve oradan da birçok yere bu atıkların taşınması söz konusudur. Bu ise zamanla tüm su kaynaklarını son derece olumsuz biçimde etkileyecek ve tüm bölgeyi kirlilik altında bırakacaktır. Rachel Carson’un dile getirdiği gibi:
“Eğer Doğa’nın kapalı ve birbirinden ayrı bölmelerde çalıştığı oluyorsa çok çok nadirdir; yeryüzünün su kaynaklarını dağıtırken böyle yapabilmesi mümkün değildir. Toprağa düşen yağmur, toprak ve kayalardaki gözeneklerden ve çatlaklardan aşağı sızarak, giderek kayanın bütün gözenekleri suyla doluncaya kadar daha derine; tepelerin altında kabaran, vadilerin tabanına dalan, karanlık yeraltı denizine kadar iner. Bu yeraltı suyu her zaman hareket halindedir, bazen yılda 1,5 metreyi aşmayacak çok yavaş bir tempodadır; bazen de günde 150 metrelik bir hıza ulaşabilir. Kaynak olarak yüzeye çıkıncaya yada kuyu ile kendisine ulaşılıncaya kadar görünmeyen su kaynakları ile oraya buraya akar. Ancak çoğunlukla akarsulara ve böylece ırmaklara katılır. Yağmur ya da yüzeysel akıntı olarak akarsulara giden su hariç, yeryüzünde akan sular bir zamanlar yeraltı suyuydu. Böylece çok gerçekçi ve korkutucu anlamda, yeraltı suyunun kirlenmesi suyun her yerde kirlenmesi demektir.
1943 yılında; Denver yakınında bulunan Askeri Kimyasal Savaş Birliğinin Kayalık Dağlar Cephane Fabrikası savaş malzemesi imal etmeye başladı. Sekiz yıl sonra Askeri cephane fabrikasının tesisleri böcek öldürücü kimyasal üretimi için özel bir petrol şirketine kiralandı. Ancak daha üretim biçiminin değişmesinden önce de esrarengiz bir takım haberler sızmaya başlamıştı. Fabrikadan kilometrelerce uzaktaki, çiftçiler, çiftlik hayvanlarında açıklanamayan hastalıkların görüldüğünü bildirmeye ve ileri derecede ekin tahribatından yakınmaya başladılar. Yapraklar sarardı, bitkiler büyüyüp gelişemediler ve ekinlerin çoğu bütünüyle yok oldu. Bazılarının ilişkili olabileceği düşünülen insan hastalıkları bildirildi.”(122)
Eminiz bu teknolojiyi savunanlar: Ama teknoloji artık çok gelişti bugün daha iyisini yapıyoruz diyeceklerdir. Benzer şeyleri nükleer teknolojiyi söyleyenler de söylüyor zaman zaman. “Teknoloji artık çok gelişti, atıklar vb. ler için çözüm bulduk, şimdi artık eskisi gibi değil, uzmanlar da öyle söylüyor, bu tesisler modern, yeni teknolojilere dayanıyor.”
Çok detaylı incelirse konuyla ilgili farklı uzmanların da “yakma tesisleri” ile ilgili olumsuz birçok şey söyledikleri de görülecektir. Özellikle burada şirketlerin etkisi altında olmadan, bağımsız görüş bildiren uzmanların görüşü çok daha önemlidir.
Diğer yandan Japonya’da Fukishima nükleer kazası olunca o çok övülen teknolojinin, güvenlik önlemlerinin nasıl yerle bir olduğu sanırım unutulmadı. Uzmanların aksini söylemesi bunu değiştirmez, öte yandan uzmanlar, mahkeme veya birileri sürekli olarak 2+2=5 dediği için 2+2=5 beş olmaz. Ve bunu anlamak çok zor değil, çünkü yaşanan ve inkâr edilmez düzeyde açık olaylar var. Bir kaza, deprem vb. durumlarında fay kaymaları vb. nedenlerden dolayı tüm bölge yaşamı bir anda ciddi bir tehlike altına girebilecektir. Kütahya bölgesinden geçen faylar vardır. Yine yapılması düşünülen zehirli atık yakma tesisinin bulunduğu yere yakın yerlerden geçen faylardan söz edilmektedir.
Yakma tesisleri için dile getirdiğimiz bu argümanlar eski yakma tesisleri için değil modern, bugünkü yakma tesisleri için de geçerlidir. Ve ne yazık ki bugünkü yakma tesisleri yukarıda dile getirilen sorunlara bir yanıt verememiştir. (125)

Bölgede zaten siyanür ile maden arandığı için oradan kaynaklanan bir kirlenme, yükleme ve hassas bir durum söz konusudur. Siyanür kendi başına zehirli bir madde olduğu gibi, siyanür ile maden arandığında ağır metallerin çoğu siyanür sayesinde zaten aktif hale gelmektedir. Bunu da iyi hesap etmek gerekir. Bu bakımdan siyanür ile maden arama başlı başına ciddi bir sorundur. (Siyanür çözücü özelliğinden dolayı birçok ağır metali açığa çıkartır. Siyanür ile maden arama toprağı erozyona uğratır, kirletir, yapısını ve dokusunu bozar; su kaynaklarının kirlenmesine neden olur. Arsenik hava yolu ile bulaşabilen bir ağır metaldir. Tüm bunlardan dolayı da bölgede yetişen tarım ürünleri, bitki ve hayvanların olumsuz bir şekilde etkilenmesi durumu söz konusudur.(126,127,128,129,130,131,132)) Bu çerçevede Ankara Tabip Odası 29 Temmuz 2011 yılında yaptığı basın açıklamasında olayı şöyle değerlendiriyor:


“Ankara Meslek Hastalıkları Hastanesi’nde Kütahya’dan gelmiş 65 vatandaşımız halen yatıyor. Dün Ankara Tabip Odası Yönetim Kurulu olarak kendilerini ziyaret ettik. Bu vatandaşlarımız kamuoyu tarafından da dikkatle takip edilen Kütahya Eti Gümüş Maden işletmesinde çalışıyorlar.
Kendilerine yapılan tetkiklerde vücutlarında ağır metaller ve arsenik tespit edilmiş durumda. Bugün itibarı ile Kütahya’da “zehirlenme” endişesi taşıyan birçok işçi ve vatandaş tedirginlik içinde tatmin edici açıklamalar bekliyor.  İşletmenin şoföründe, yani havuzun kenarında bile olmayan, vinç tankında olmayan, işin laboratuarında olmayan, filtrelemesinde olmayan yani tüm üretimden uzak olan yerde çalışan işçide bile işletmenin içindeki işçi ile aynı sonuçlar çıkmış durumda. Yapılan tetkiklerde arsenik aşçıda bile var. Dolayısı ile arseniğin toz, toprağın içinde olduğu anlaşılıyor. Bunun Kütahya genelinde olma ihtimali de vardır.


Siyanür kullanılan madenlerin yakınlarında yapılan ölçümlerde çevrenin ağır metallerle kirlendiğini gösteren çeşitli kanıtlar bulunmaktadır. Yüzey sularından, topraktan, suda yaşayan bitki ve böceklerden, kara bitkilerinden, kuşlardan alınan örneklerde arsenik düzeyinin yükseldiği saptanmış, artışının atık havuzlarıyla ilişkili olduğu, atık depo alanlarından gerçekleşen sızıntı ve taşmalar, ayrıca asit-maden drenajı sonucunda suya ve toprağa arsenik başta olmak üzere kadmiyum, cıva, kurşun, çinko ve benzer ağır metallerin (yörenin jeolojik yapısına bağlı olarak daha başka ağır metaller de katılabilir) karıştığı görülmüştür. 


İşletmenin 900 işçi çalıştırmasına, “çok tehlikeli işyeri” sınıfında yer almasına rağmen uzun süredir haftada bazı günler işyeri hekimi çalıştırdığı anlaşılmaktadır. Meslek Hastalıkları Hastanesi tarafından işletmeden istenen yıllık periyodik sağlık muayene raporlarının alınamadığı anlaşılmaktadır. Bu tablo işletmenin işçi sağlığı iş güvenliği önlemleri konusunda yetersiz olduğu düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Bugün itibarı ile işletmenin kayıtlı işyeri hekimi de tespit edilememiştir.  Yapılan çalışmalara göre köylülerin kronik maruziyet içinde olduğu düşünülüyor. Kandaki kurşun düzeyleri bunu gösteriyor. Burada genel bir ortam maruziyeti olduğu anlaşılıyor.  Maruziyet kökeninin de siyanür atık havuzu olduğu tahmin ediliyor.
Şimdi işçilerin vücudunda krom, nikel, çinko, bakır, bizmut, kalay, alüminyum, cıva, arsenik, kurşun ve diğer metaller araştırılıyor. Bölgedeki insanlar toprakla karışmışlar. Suda, toprakta, bölgede ne varsa insanlarda da o var. Madende ne varsa insanda onu arıyoruz. İstanbul’da bir laboratuarda yapılan çalışmada işletmenin 100 işçisinin 98’de arsenik maruziyeti tespit edilmiş durumda. ”(132)

Şimdi doğanın, insanları hayvanların, bitkilerin tüm canlıl ve cansızların yaşadığı bu olumsuz etkilere yakma tesisinden kaynaklanan ağır metallerde eklenecektir.



1   2   3   4   5

Benzer:

Raporu tavşanli çevre topluluğU iconT. C. ÇEvre ve orman bakanliğI Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü

Raporu tavşanli çevre topluluğU iconTürkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu

Raporu tavşanli çevre topluluğU iconPera Film, Avrupa Azerbaycan Topluluğu (teas) işbirliğiyle, Azerbaycan...

Raporu tavşanli çevre topluluğU iconİsimler dilde bir kimseyi (Mr. Smith-Jane), soyut kavramları (beauty-anger),...

Raporu tavşanli çevre topluluğU iconRaporu I. GİRİŞ

Raporu tavşanli çevre topluluğU iconRaporu 2008

Raporu tavşanli çevre topluluğU iconKurulduğu günden bu yana ileriyi görme becerisi, harekete geçme cesareti...

Raporu tavşanli çevre topluluğU iconRaporu şubat 2006

Raporu tavşanli çevre topluluğU iconRaporu 06 mayis 2016

Raporu tavşanli çevre topluluğU iconRaporu işletmenin Lokasyonu


Yasa




© 2000-2018
kişileri
d.ogren-sen.com