Raporu tavşanli çevre topluluğU


sayfa2/5
d.ogren-sen.com > Doğru > Raporu
1   2   3   4   5

Yakma tesisleri geçmişte birçok soruna neden olmuştu. Bu tesisler çevreye dioksin, furan gazları, aromotik hidrokarbonlar (PAHs), azot oksit, ağır metaller, bazı metaller, kansorejen, mutajen, ve hormon bozucuları da içeren 200’ün üzerinde organik madde, ufak parçacıklar, daha ismi bile bilinmeyen bir sürü kimyasal parçacık yaymaktadır. Ve yapılan bir sürü çalışmada ile bu tesislerin civarında yaşayan yetişkinlerde, çocuklarda kanser sayılarında, doğum kusurlarında yüksek bir artış görülmüştür.(7,8,9,10,11,12,13,14) ) Sonuçlar ilişkinin nedensel olması bakımından tutarlıdır. Daha küçük bir dizi çalışmada bu yorumu desteklemekte ve yakma tesisleri tarafından üretilen hastalıkların çeşitliğinin çok daha geniş olduğu konusunda fikir vermektedir.

Son derece geniş çaplı bir bilimsel araştırmaya göre İngiltere’de yakma tesislerinin 11.000 kişinin kansere bağlı ölmesinden sorumlu olması söz konusudur.(15) Bunlar son derece ciddi rakamlardır. Bu ve bunun gibi ciddi birçok neden yüzünden Stocholm konvansiyonu ile bu tesisleri Avrupa’da yapmak artık eskisi kadar kolay olmaktan çıkarıldı. Yine bu tesisler ABD’de birçok eyalette yasaklanmış veya bunların faaliyetlerine önemli düzeyde sınırlamalar getirilmiş durumda.(16) Trend bu tesislerin azalması yönündedir. Örneğin ABD’de birçok yanma tesisi kapanmakta, yanma tesislerinin sayısı giderek azalmaktadır. (17)



Tabii şirketler yine de bu yakma tesislerini kolay kolay bırakmak istemiyorlar. Şirketler şimdilerde gelişen teknoloji ile birlikte çok daha iyi, çevreyi kirletmeyen yakma tesisleri kurdukları iddiasında.
Peki bu iddialar ne kadar doğru olabilir?
Her şeyden önce şunu bilmek gerekir. Yakma tesisleri ağır metaller ve daha ismi bile bilinmeyen bir sürü parçacığı yok edemiyor. Üstelik bunları serbest biçimde açığa çıkartarak daha tehlikeli hale getiriyor. Örneğin filtrelerin en iyi biçimde çalışsa bile birçok ufak parçacık bu filtrelerden geçebiliyor ve bunlar için bir yasal düzenleme de yok. (Özellikle PM1, PM0,1 gibi ufak parçacıklar için bir yasal düzenleme yoktur ve bu parçacıklar PM2,5 parçacıklardan daha zararlıdır.) Özellikle PM2,5 den ufak parçacıkların sorun yaratmayacağı düşünülüyor. Ama son bilimsel araştırmalar farklı şeyler söylüyor. (Türkiye’de 10 mikrondan ufak parçacıklar için yasal düzenleme yok iken Avrupa’da ise PM2,5 parçacığından küçük parçacıklar için yasal düzenleme yoktur. (18) Bugün için kullanılan filtrelerin çoğu PM2,5 parçacıklarının %5-30’unu durdurabiliyor, PM0,1 parçacıklarının ise hiçbirini durduramıyor. Bunun yanında en tehlike olan ise parçacıklar ise süper ufak parçacıklardır. (PM0,1 vb. gibi.)
Konuyla ilgili olarak toksikoloji uzmanı Vyvyan Howard 10 mikrondan ufak parçacıkların insan sağlığı için son derece zararlı olduğunu belirtiyor.(19)Howard’a göre bu parçacıklar birçok hastalığı tetikleyebilir. (Kalp krizi, bronşit, astım, solunum yolu hastalıkları, akciğer kanseri, diğer kanserler vb.) Bu parçacıklar aslında vücüdumuza en zararlı olanı, çünkü insanların savunma sistemi bu tür parçacıkları farkedecek şekilde gelişmiş değil. Üstelik bu ufak parçacıklar, PM2,5 vb. için güvenlik eşiği limiti bulunmamaktadır. Çok az miktarda PM2,5 parçacıkları bile önemli sağlık sorunlarına yol açabilir. Bunu söyleyen sadece Howard gibi tek bir bilim adamı değil, bunu söyleyen bir sürü bilim adamı var. Ve bu konudaki çalışmalar giderek artıyor ve Howard’ın söyledikleri bir bakıma doğrulanıyor. (20)
Birçok çalışma küçük parçacıkların daha ciddi sağlık sorunlarına yol açtığını göstermektedir. Dünya Sağlık Örgütünün verilerinden anlaşılmaktadır ki PM2,5 parçacıkları günlük ölümlerde PM10 parçacıklarından daha büyük bir etkiye sahiptir. (21,22) Dünya Sağlık Örgütü PM2,5 parçacıkları için belli bir güvenlik seviyesi bulunmadığını(21), düşük dozda da bu parçacıkların sağlık sorunlarına yol açtığının gözlemlendiğini belirtmektedir. (23,24) Bu parçacıklardan en ufak olanları PM0,1 kimyasal olarak oldukça tepkilidir. Diğer bir tehlike ise birim ağırlıkta bu parçacıklardan binlerce olmasıdır. Ve yakma tesisinde ağır metaller, dioksin ve diğer kimyasal elementler bunların yüzeylerine yapışarak toksiteyi arttırır.
Uluslararası Kadın Sağlık İnsiyatifi WHI (Women Health Initiative)’ın yaptığı bir çalışmaya göre metreküp başına, küçük parçacıklarda 10 mikro gramlık bir artış kardiyovasküler ölümlerin %76 ve serebrovasküler ölümlerin %83 artışıyla ilişkili olduğu görülmüştür. (25) Ayrıca parçacıklar felçlerden ölümleri de arttırmaktadır. (26,27) Artan parçacıklar kalp krizini de arttırmaktadır. (28)
Amerika’da yapılan iki büyük çalışma (bunlardan bir tanesi the Six City Study, diğeri ise Amerikan Kanser Topluluğunun yaptığı çalışma) ufak parçacıkların ölüm oranlarını arttırdığını gösteriyor. Başka bir bilimsel çalışmaya göre düşük dozlarda bile bu ufak parçacıklara maruz kalma yaşam süresini kısaltabilir. (29) Avrupa Çevre Ajansı (The European Environment Agency) yayınlamış olduğu raporda ufak parçacıkların ve PM2,5 vb. parçacıkların zararlı olduğunu ve bunlar için güvenlik limitinin bulunmadığını belirtmiştir. Yani bu parçacıklar düşük dozlarda bile sağlık sorunlarına yol açmaktadır. (30) Ufak parçacıkların sağlık sorunlarına neden olduğu konusunda çok sayıda bulgu ve çalışma vardır. Türkiye’de yapılan bazı çalışmalarda bu parçacıklarının durumları tartışılmaktadır(31). Ama her zaman ve her konuda olduğu gibi bu konuda da Avrupa’nın çok gerisindeyiz.
BSEM’nin yayınladığı bir çalışmaya göre toksik maddeler (ağır metaller, dioksin vb) bu ufak parçacıklar üzerinde birikebilir ve çok ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir. (32) Örneğin bu ufak parçacıklar üzerinde biriken PAHs karsinojen bir madde olup akciğer kanser riskini 7,8 kat arttırmaktadır. (33) Ve PAHs yüzde 95’i bu ufak parçacıklarla ilişkilidir. Ağır metallerden “kadminyum”un çok az miktarı bile son derece zehirli olup, tüm bu ağır metallar ufak parçacıklar üzerinde birikebilmekte ve bu sayede taşınabilmektedir. Bu yüzden yakma tesislerinin yaydığı ağır metalleri arabaların yaydığı metallerden farklı bir kategoride değerlendirmek gerekiyor. Kadminyum kümülatif olarak vücutta birikebilen bir ağır metaldir ve vücutta yarılanma süresi 30 yıldır. Kadminyum akciğer kanseri ve kalp krizlerine neden olabilen bir maddedir.
Ağır metallerden cıvayı filtrelerde tutmak çok zordur çünkü cıva yakma tesislerindeki sıcaklık yüzünden gaz halinde bulunmaktadır. Cıva bilinen en tehlikeli ağır metallerden biridir. Cıva oda sıcaklığında bile buharlaşabilir. Cıva filtrede tutulsa bile filtre ve külde bir şekilde birikiyor, yani yok olmuyor. Bunları ise etkisiz hale getirmek ayrı bir mesele. Cıva beyinde hasara ve zeka geriliğine neden olan bir maddedir. (34,35) Cıva en çok çocuklarda ve fetus üzerinde etkilidir. Bilhasa fetus bu tür maddelere karşı son derece duyarlıdır. Ufak parçacıklarda, PM2,5 gibi, fetus üzerinde son derede etkilidir. Ve fetüs bu etkilere yetişkinlere nazaran 10 kat daha fazla duyarlıdır.(36,37,38) Bazı kimyasallarda bu duyarlılık 65 kata kadar çıkmaktadır. Cıva, kurşun ve PCBs fetüs için son derece zararlıdır. Ve bunlar için güvenlik limiti miktarı bulunmamaktadır.

Cıva ise sularda metil cıvaya bir takım canlılar yardımıyla dönüşebilir. Metil cıva bir nörotoksin olup insanların, çocukların ve fetüsün beynine rahatlıkla ulaşabilir. Ayrıca metil cıva bioakümalif ve biomagnification özelliklerinden dolayı besin zinciri içersinde birikerek ciddi boyutlara ulaşabilir. Metil cıvanın balıkların endokrin sistemini değiştirdiği, bunun da balıkların üreme ve gelişimlerini etkileyebileceği tespit edilmiştir. EPA’nın raporuna göre metil cıva vahşi yaşamda türlere zarar vermekte, bazılarını tehdit etmektedir. Ve dünyada dolaşım halinde olan cıvanın üçte biri doğal nedenlerden kaynaklanmakta iken diğer üçte ikisi insan ve sanayinin çevreye yaydığı ve açığa çıkardığı cıvadan kaynaklanmaktadır. Ve cıva gibi ağır metaller oda sıcaklığında bile buharlaşabildiğinde çok uzak yerlere taşınabilir. Ve yakma tesisleri ile bilhassa tıbbı atıklarının yakılımı ile çevreye ciddi düzeyde cıva yayılma tehlikesi vardır.



Kurşun zehirlenmesi yakma tesislerinin oluşturduğu son derece ciddi problemlerden biridir. Kurşun nörotoksik bir metal olup, vücutta depolanır; beyin, böbrek, ciğer gibi organlara ve sinirlere zarar verir. Çok az miktarda cıva, kurşun, PCBs birine maruz kalmak fetüs üzerinde ciddi hasarlara yol açabilir. Doğum kusurları, erken doğumlar, düşükler vb. gibi birçok durum söz konusu olabilir. Kadınların doğumdan önce uzun bir süre kurşuna maruz kalmaları da doğacak çocukları son derece olumsuz etkileyebilir.
Yakma tesisleri çevreye ve havaya 35’in üzerinde metal yaymaktadır. Ve bunlardan bir kısmı karsinojen olarak bilinmekte veya bu konuda şüphelenilmektedir. Yakma tesislerinin yaydığı ağır metaller ise kadminyum, cıva, berilyum, nikel, krom, kurşun, arsenik vb. dir. Kurşun, manganez ile birlikte bunlar öğrenme güçlüğü sorunları, duygu ve davranış bozuklukları, dikkat eksikliği, çocuklarda otizm dahil davranış problemleri, zekada düşme gibi sorunlara neden olmaktadır. Bunlar ise çocukların ve gençlerin okul başarısını önemli ölçüde etkilediği gibi onların hayat boyu davranış sorunları ile boğuşmalarına neden olabilir. (39,40,41,42)
Ayrıca ağır metallere ve metallare maruz kalma insanlarda şiddet, cinayet vb. eğilimleri arttırmaktadır. (43,44,45) Şiddet ve cinayet toplumsal barış ve huzuru bozması bakımından son derece ciddi sorunlardır. Ayrıca davranış buzukluğu, şiddet eğilimi gösteren çocuklar ve gençler okulda, toplumda ve ailede son derece önemli sorunlara yol açabilmektedir. Yani bulunduğumuz çevre, davranışlarımız, zekamız, heyecanlarımız bu bakımdan çevre ile önemli derecede ilişki içindedir. (46, 47,48,49)
Çevrenin bozulması tüm bunları etkilemekte ve insanların davranışlarından, hormonlarından DNA yapılarına kadar tüm yapılarını önemli şekilde değiştirebilmektedir.



Yakma tesisleri azot oksitin %60 ını etkisiz hale getirebilmektedir ve azot oksit, azot dioksite dönüşmekte, bunlarda sis ve asit yağmuruna neden olmaktadır. Güneş ışığı asit yağmurları ve uçucu organik bileşikleri etkileyerek başka bir kirletici ozonu oluşturmaktadır. Azot dioksitin akciğer başta olmak üzere dalak, karaciğer ve kanı etkilemesi söz konusudur. Metreküp başına azot dioksitde 28 μg artış, 5 ile 12 yaş arası çocuklarda solunum yolu hastalıklarının %20 artması şeklinde olacağı tahmin edilmiştir. Japonya’da yapılan bir araştırmada astım seviyesi azot dioksit ile artış göstermiş ve bu sinerjik olarak akciğer kanserlerinden ölüm oranlarını arttırmıştır.(50) Aynı zamanda tümörlerin yayılmasına yardım ettiği tespit edilmiştir. (51,52) Bunun yanında azot dioksitte (NO2) görülen yükselme ile çocuklarda astım, 65 yaşının üstündeki insanlarda kalp krizi ve kronik akciğer obstruktif hastalığının artışında bir ilişki görülmüştür. (53,21) Başka çalışmalarda NO2 seviyesinin yükselmesi ile astım ve ölümlerde artışın görüldüğünü belirtmektedir. (54,55)

Birde yakma tesisinde çıkan organik kirleticiler vardır. Bunlar: polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAHs), bromlu alev geciktiriciler, poliklorlu biphenols (PCBs), dioksin, furan vb. dir. Bu maddeler lipofilik olup yağ dokularında toplanırlar ve canlı organizmalarda yıllarca aktif halde bulunabilirler ve yıllarca çevrede kalabilirler. Bu maddelerin bağışıklık sistemini etkilediği(56), hormon düzenini bozdukları(57), kanseri tetikledikleri(58), davranışı değiştirdikleri(59), zekâ seviyesini gerilettikleri(60), kromozomlara bağlandıkları(61) rapor edilmiştir. Yine bunlar erken ergenlik(62), doğuştan sakatlık, endometriozis(63), göğüs kanseri(64,65), sperm sayılarında azalma(66), erkek üreme organlarında diğer bozukluklar(67), testis kanseri(68) ve tiroit bozukluklarına(69) neden olmaktadırlar.
Bunların zararlı etkileri ilk başlarda tahmin edilememiş fakat daha sonralarda anlaşılmıştır. Bunların birçoğu için belli bir güvenlik limiti bulunamamaktadır. Örneğin PAHs için emisyon seviyesi düşük olsa da bu organik kirletici milyarda bir parts (ppb) da, hatta trilyonda bir parts (ppt) de zararlı olabilir. Bunlar türlü kanserlere, bağışıklık sistemi değişikliklerine, bilişsel ve motor gelişimi bozukluklarına, düşük doğum ağırlığı ve düşük büyüme oranına neden olabilirler. Birçok çalışmada organik kirleticiler ile diyabete arasında çarpıcı bir ilişki bulunmuştur. ( 70,71)
Yine bunlardan örneğin dioksin son derece zehirli bir organik kirleticidir. Bunlara maruz kalma lenfoma, pankreas, meme, karaciğer, akciğer, deri, ağız, yumşak doku kanseri gibi birçok kanserlere neden olmaktadır. Bağışıklık sistemini zayıflatmakta, öğrenme güçlüğü, davranış bozukluklarına neden olmaktadır. Organik kirleticiler şeker hastalığı, endometriozis gibi hastalıkları tetiklemektedir. Ayrıca bunlar vücutta hormon yapısını bozmaktadırlar.
Çok az miktarda bile bu tür maddelere maruz kalma zehirlenme için yeterli olabilmektedir. Yine çok az doz dioksin bile vücutta kötü huylu kanserleri tetikleyebilmekte, hormonları bozabilmektedir. Örneğin 5 farklı şekilde, 5 farklı canlıda, düşük ve yüksek dozlarda, kısa ve uzun süreli maruz kalmada dioksin ile ilgili olarak 18 ayrı değerlendirme çalışması yapılmıştır. Ve her bir durumda dioksinin akciğer, karaciğer, yumuşak doku, deri, ağız, lenfoma, burun boşluğu kanserini içeren 9 çeşit kansere neden olduğu görülmüştür.(72) Amerika’da Ulusal Çevre Sağlığı Enstitüsü dioksinin zehirliği konusunda belli bir eşik bulamamıştır. Saptanabilen düşük konsentrasyonlarda bile dioksin hedef genleri uyartabilir, hücre içi moleküler etkileri zincirleme biçimde aktivite edebilir ve öncü kötü huylu karaciğer tümörlerini teşvik edip, hormonları uyarabilir.(73) Çok düşük dozlarda örneğin 2,5 katrilyonda bir parts (ppq) da bile dioksin kültürlenmiş hücrelerde bağışıklık sisteminin yanıtlarının karekteristik değişikliklerini durdurduğu saptanmıştır.(74)
Amerika Çevre Koruma Ajansı hayvan çalışmalarından yola çıkarak, ortalama bir insanın günlük kilogram başına 3-6 pikogram dioksin alması durumunda kanser riskini milyonda 500 ile 1000 olacağını hesaplamıştır.(75) Kabul edilebilen kanser riski ise milyonda bir ile yüz binde 1 dir.
Avrupa Dioksin Envanteri, 2005 yılında dioksin ile ilgili yaptığı bir değerlendirmede İngiltere’de 2000 ile 2005 arasında en büyük dioksin kaynağının yakma tesislerinden kaynaklandığını ve yakma tesislerinin kara yolundan 20 kat daha fazla dioksin ürettiğini belirtmiştir.(76) Yine yurt dışında yapılan çalışmalara göre ortalama bir bebeğin günde ortalama kilogram başına 60-80 pikogram aralığında dioksin aldığı ve bunun da ortama bir yetişkin için bile 10-20 kat daha fazla olduğu(77,78) ve bunun dünyada her hükümetçe kabul edilebilir günlük doz alım miktarının 6 ile 10.000 kat daha fazlasını aştığı görülmüştür.(79) Tüm bu veriler ışığında gelişmiş birçok ülkede dioksinin mevcut tüm kanserlerin 6 % na neden olduğu ve ince etkileri de dahil olmak üzere insan sağlığı üzerinde bir dizi etkiye neden olduğunu söylemek mümkündür.

Dioksini yüksek sıcaklıkta bile yakma tesislerinde yok etmek mümkün değildir. Çünkü dioksin, furan vb. gazlar yüksek sıcaklıkta parçalandıktan sonra bile bacadan çıkan gazın soğumasıyla tekrar oluşabilir.(80,81) Yakma tesisinden çıkıp hava kontrol cihazlarına giden baca gazları 200-400 derece aralığında olup bu ortam dioksin ve furan gazlarının oluşmasını yüz kat hızlandırdığı çok iyi biçimde gösterilmiştir.(82) Yanma odasından çıkan gazları derhal söndürmek yanma sonrası dioksin oluşmasını esasen minimize edecek bir stratejidir. Fakat bu strateji elektrik üretimi ile çelişir. Çünkü elektrik üretimi için yanma odasından çıkan gazların sıcaklığı yeterince olmalı ki buhar kazanında buhar üretilebilsin ve böylece türbinler çalışabilsin. Elektrik üretilmeden vazgeçilmeyeceğine göre oluşacak dioksin ve furan gazları bir takım cihazların yardımıyla uçucu külde toplanacaktır. Bu ise başka problemler yaratacaktır.
Öte yandan yüksek sıcaklıkta dioksini yok etmeye çalışmak azot oksit oluşumunu hızlandıracaktır. Yine bu sıcaklık sonucu hidrojen klorür açığa çıkacaktır. Hidrojen klorür son derece güçlü bir asittir, yüksek sıcaklıkla birlikte hidrojen klorür, yakma tesisinde birçok cihaza zarar verecek, bakım masraflarını arttıracak, sürekli ve titiz bir bakımı ve kontrolü gerektirecektir. Fakat sıcaklık ister istemez kurşun, cıva, arsenik, cadminyum, krom gibi ağır metalleri aktif hale getirecek, yani bunları açığa çıkartacaktır. Cıva bunlardan kontrol edilmesi en güç olanıdır. Çünkü cıva yüksek sıcaklıkta gaz halindedir. Modern yakma tesislerinde aktif kömür ile cıva emilmektedir. Bu durumda civayı emmiş aktif karbon tesisten uzaklaştırılacak tehlikeli katı atık olacaktır. Bir diğer deyişle civa gaz formundan katı atık forma gecirilmiş olacaktır. Ayrıca bu pahalı bir yöntemdir. Ve ayrıca kamuoyu, halk aktif kömürün sürekli olarak kullanılıp kullanılmadığını bilmek durumundadır. Öte yandan hali hazırda ağır metaller sürekli olarak izlenip, denetlenemediği için kamuoyu bu konuda nasıl emin olacak anlamak güçtür. Üstelik aktif kömür sürekli olarak kulanılsa bile aktif kömürde ve uçucu gazların kalıntısı içinde yakalanan cıvanın durumu ilerde ne olacak sorusu akla gelmektedir? Aktif kömür tekrar tekrar mı kullanılacak yoksa ne olacaktır? Yoksa bu aktif kömürde sonunda yakma tesisinde yakılacak mıdır? Peki bu durumda cıva nereye gidecektir?
Uçucu külde biriken dioksin ve furan gazlarına ne olacak? Yüzlerce kat fazla dioksinin havaya verilmesinden ziyade uçucu külde birikmesi anlamına gelecektir bu. Bunun yanında dioksin sürekli olarak takip etmek mümkün değildir. Çünkü dioksini sürekli olarak takip edecek, sürekli bir ölçüm cihazı dünyada mevcut değildir. Halk, kamuoyu, yılda bir kaç defa nokta gözlemlerine bel bağlamak durumunda kalacaktır. Üstelik gelişmiş ülkelerde bile bu kontrolün yılda birden fazla olması oldukça azdır. Yerel bir çevre örgütünün yaptığı inatçı takip sayesinde Indianapolis’te 1988 yılında kurulmuş modern bir yakma tesisinin, iki yıl içersinde, 18 defa kendi hava kontrol cihazlarını ihlal etmek dahil 6000 defa verilen limitleri aştığı tespit edilmiştir. Bunun yanında yakma tesisinde bir yıl içinde 27 defa kazan borularında arıza görülmüştür.(83) Kısaca birçok ülkede ne düzenleyici otoritelerin, ne de sanayiinin gerçek bilimsel temeller üzerine yakma tesislerinden çıkan dioksini gözlemlemeleri mümkün değildir. İzleme ve denetlemenin kötü çalıştığı ülkelerde durumun daha vahim olmasını beklemek gerekir.

Buna rağmen modern yakma tesislerinin öncekilere göre çok daha az dioksin yaydığı söylenecektir. Fakat küçük miktarlarda dioksin bile zarar verdiği gibi dioksin emisyonları gıda zincirleri tarafından kolayca yakalanır. Ve dioksin bioakümalif bir maddedir. Küçük miktarlar bile zamanla ciddi sorunlara yol açabilir. Bir çalışmaya göre bir litre sütün dağıtacağı dioksin miktarı ile bu sütü veren ineğin yanında 8 ay boyunca hava soluyarak edilen dioksin miktarı birbirine eşittir.(84) Başka bir çalışma ise bir gün boyunca otlayan bir ineğin vücuduna giren dioksin miktarı ile o ineğin yanında 14 yıl boyunca solumakla elde edilecek dioksin miktarı birbirine eşittir.(85) Bu sadece bilimsel bir çalışma konusu değildir. Örneğin 1989’da Rotterdam’daki büyük bir yakma tesisinin rüzgar yönünde bulunan 16 mandıra çiftçisi sütlerini satamamışlardır çünkü sütleri Hollanda’nın herhangi bir yerinden üç kat daha fazla dioksin içeriyordu. Bu durum yakma tesisinin 1995 yılında tesislerini yenilemesine kadar devam etti.(86) Ve bu sorun şimdilik dinlenmede görünüyor. 1998 yılında Fransa’da Lisle bölgesinde üç yakma tesisi kapatıldı çünkü yakma tesisinin rüzgar yönünde bulunan yerlerde üretilen sütte izin verilenden üç kat daha fazla miltarda dioksin bulunmuştu. İrlanda’da Dr. Christopher Rappe’nin yaptığı bir çalışmaya göre ülkede sütlerde dioksin miktarı 0,12 ile 0,52 ppt aralığında olup ortama olarak 0,23 ppt dir.(87) Bu rakam Almanya, Hollanda, İsviçre, Fransa, İngiltere’den oldukça düşüktür. Bunun nedeni Dr. Paul Connett’a göre İrlanda’da hiç yakma tesisi olmaması.(88)
Bir başka ülkenin bir konuda başarı göstermesi diğerinin de onu aynen izleyeceği anlamına gelmez. “İsveç’te bu tesis var ve çevreye çok dioksin yaymıyor, biz de bunu yapabiliriz” şeklindeki argümanlar aslında son derece yanıltıcı olabilir. Örneğin İsveçli yetkililer 1986’lı yıllarda dioksin problemini çözdüklerini söylediklerinde ABD’de yüksek miktarda dioksin yayan tesisler açılmaya devam etmekte idi. Örneğin 1988 yılında Virginia, Norfolk’da günlük 2000 tonluk atık yakan bir yakma tesisinin, 1994 yılında tespit edilen bulguya göre çevreye yaydığı dioksin miktarı (yıllık 2000 gramlık toksik eşdeğer değerinde olup) bu İsveç, Almanya ve Hollanda’nın tüm trafik, yakma, sanayi ve diğer tüm tesislerinin yaydığı dioksin miktarından fazladır.(89)
Türkiye’de ise Greenpeace’in 2005 yılında yaptığı bir araştırmaya göre yakma tesisi olan İZAYDAŞ’ın çevresinde bulunan yumurta örneklerinde dioksin bulunmuştu. Ve İzmit'teki yumurta örnekleri, diğer ülkelerdekilere kıyasla 2 katı fazla oranda dioksin ve 5 katı fazla oranda HCB içermekte idi.(90) Bilindiği gibi furan, HCB ve dioksin, Stockholm sözleşmesinde de belirtilen en tehlikeli 12 grup kalıcı organik kirleticiler arasındadır.
Ayrıca kalıcı organik kirleticiler (KOK’lar) şu nedenlerden dolayı çevre için son derece ciddi sorunlar yaratma potansiyeline sahip maddelerdir:


  1. Bunlar doğaya karıştıktan sonra kolay kolay yok olmazlar yani kalıcıdırlar. Doğada bunları normal koşullarda yok edecek bir mekanizma yoktur.




  1. Aynı zamanda bunlar canlı dokularda kolayca birikebilen maddelerdir. Buna biyoakümalif özellik de denir. Çünkü yağda çözünebilir olduklarından canlılarda dikkat çekici oranlarda birekebilirler. Örneğin balıkta bulunan dioksin miktarı suda bulunan dioksin miktarından 159.000 kat daha fazladır. (91) Canlılar bu biriken maddeleri, kalıcı organik kirleticiler vb., dokularından atamazlar veya onları yavaş yavaş parçalayamazlar. Bu yüzden bu tür kirleticilere maruz kalma durumunda bunlar canlı dokularında zamanla biriktikçe birikir.


  1. Kalıcı organik kirleticilerin birçoğu biomagnification özelliğine sahiptir. Biomagnification özelliği sayesinde ne zaman büyük bir canlı, küçük bir canlıyı yediğinde onun içerdiği tüm organik kirleticileri de bünyesine katmış olur. Avcı canlılardaki organik kirletici miktarı bu yüzden av olan canlılardaki organik kirleticilerden 10 kat daha fazla olma eğilimindedir. Örneğin Environment Canada’ya göre balık yiyen kuşların yumartaları balıklardan 25 milyon kat daha fazla kirlenmiş durumdadırlar.


4. Organik kirleticiler çok uzun yerlere taşınabilir. Organik kirleticiler havada buharlaşabilir ve hava yoluyla taşınabilir. Havada rüzgâr yardımıyla uzun veya kısa mesafelerde yol alabilirler. Hava ne zaman soğuduğunda veya yağmur yağdığında tekrar yüzeye düşer. Hava ve yüzey arasında bu şekilde tekrar tekrar gidip gelebilir. Bunun dışında gıda yoluyla da kolaylıyla taşınabilir. Organik kirleticiler çok uzun mesafeler de gidebildiğinden yol açtıkları sorun aynı zamanda globaldir. Örneğin kutuplarda yaşayan yerli insanlar en fazla organik kirleticilere bu taşınmalar yüzünden maruz kalan insanlardır. Kutuplarda yaşayan insanlar aynı zamanda cıva gibi ağır metallere de maruz kalmaktadır. Ve burada yaşayan annelerin sütü hiç olmadığı kadar kirlenmiş durumdadır.(92) Çünkü kirleticiler toz parçacıklarına yapışmakta rüzgar vb. araçlarla çok çok uzak yerlere kadar taşınabilmektedir.



Bu yüzden orası uzak, o benim sorunum değil mantığı ile bu sorunlar çözülemez. Bilinmelidir ki böyle bir tesis kurulması demek tesisten çıkacak tehlikeli atıkların rüzgarla, yağmurla, suyla heryere taşınması demektir.


  1. Ekosisteme ve çevreye zarar verici özellikleri vardır. Colburn vb. bilim adamlarının çalışmaları göstermiştir ki organik kirleticiler ekolojik yaşamı da tehdit etmektedir. Colburn’un çalışmaları ile toksikoloji biliminin ekolojiye bakışı da değişmiştir. Çok ufak dozlarda organik kirleticiler bile ekolojiye zarar verebilir.


Stockholm sözleşmesi, 12 kalıcı organik kirletici kimyasalın üretiminin yasaklanması, emisyonlarının ve atıklarının çevresel açıdan en iyi teknikler kullanılarak azaltılması ve bertarafı yolu ile yeryüzünden yok edilmesini öngörüyor. Öte yandan yakma tesisleri ile bunu yapmak pek mümkün görünmüyor.
Bunun yanında tüm bu maddelerin organik kirleticiler, ağır metaller, metaller, ufak parçacıkların birlikte yarattığı tehlikeler vardır. Ağır metaller, metaller, organik kirleticiler, ufak parçacıklar, azot oksitler birlikte çok daha etkili olabilir. 1996 yılında Science dergisinde yayınlanan bir çalışma pestisit kombinasyonlarının ve bunların östrojen taklit etme yeteneklerinin tehlikesini rapor etmekte idi. Bulguya göre kombinasyon toksik etkiyi 500 ile 1000 kat arasında arttırabilmektedir. Buna kirleticilerin sinerjik etkisi denmektedir. (93,94,95)
Örneğin farelerle yapılan bir deneyde şu sonuçlara ulaşılmıştır: tek bir gıda katkı maddesi ile beslenen fare herhangi bir zarar görmemiştir. İki farklı katkı maddesi ile beslenen farelerde çeşitli semptomlar görülürken üç farklı katkı maddesi ile beslenen fareler ise iki hafta içinde ölmüştür. Burada da görüldüğü gibi her bir kimyasal diğerinin toksik etkisini logaritmik biçimde arttırmaktadır.(96)
Başka bir deneyde 16 organik klorlu pestisitler, kurşun ve kadmiyum güvenli seviyelerde bile hayvanlara verildiğinde, bu hayvanların bağışıklık sistemleri zayıflamış, tiroit fonksiyonları ve beyin gelişimleri değişmiştir.(97) Diğer bir deneyde ise bulgular çarpıcıdır. İzole olduğunda hepsi kabul edilebilir seviyede olan 25 yeraltı su kirleticisi farelere birlikte verildiğinde farelerin bağışıklık sistemin ciddi düzeyde zayıfladığı görülmüştür.(94)
Yakma tesislerinin yakınlarında yaşayanlar, çeşitli karsinojen kimyasallara, ufak parçacıklara ve karsinojen ağır metallere (özellikle kadminyum), bazen de radyo aktif parçacıklara maruz kalırlar. Bunların hepsi akciğer kanserini arttırmaktadır. Nitrojen dioksit (NO2)’in sinerjik olarak akciğer kanserini arttırdığı gösterilmiştir. Bunların hepsi bir arada olduğunda çok daha etkili olacaklarını düşünebiliriz.
Porterfield normalde toksik olan değerlendirilmeyen küçük dozlarda dioksin ve PCB’nin tiroit hormonlarını ve nörolojik gelişmeyi etkileyebildiğini göstermiştir.(98) Bunun yanında hamilelikte ilk 12 hafta çok önemlidir. Fetüs bu dönemde trilyonda bir parts ile ölçülebilen küçük miktarda hormondan etkilenmektedir. Çok az miktarda kimyasal bu dengeyi alt üst edebilir. Yetişkinlere zararı olmayan kimyasallar fetüs için yıkıcı sonuçlar doğurabilir.
ABD’de doğan bebeklerin %5 nörolojik gelişmeyi etkileyecek şekilde kirleticilere maruz kalmaktadırlar.(99) Yakma tesisleri ile bu etki daha da artacaktır. Ufak parçacıklara maruz kalma fetüsün gelişimi ve büyümesini olumsuz yönde etkileyecektir.(100) Tüm bunlar bebeklerin özürlü, düşük zekâlı vb. şekilde dünyaya gelmelerine neden olabilir.(43,101,35)
2005 yılında ABD’de yapılan bir çalışmaya(102) göre 10 rasgele seçilen bebeklerin göbek kordon kanında ortalama olarak 200 endüstriyel kimyasal ve kirletici bulunmuştu. Tespit edilen 287 maddeden, 180 tanesi kansorejen, 217 tanesi beyne ve sinir sistemlerine zararlı, 208 tanesi doğum kusurlarına ve hayvanlarda anormal gelişmelere yol açabilen türdendi. Üstelik bu türden testleri laboratuarlarda yapmak oldukça zordur. Her şeyden önce bu maddeleri üreten üreticiler devlete veya kamuoyuna bu maddelerin insanda nasıl tespit edileceğine dair metotları açıklamakla yükümlü değillerdir. İkincisi çok az laboratuar bu tür deneyleri yapmak için gerekli donanıma ve bunları kullanacak uzmanlara sahiptir. Üçüncüsü kimyasalların insan dokusu üzerindeki etkilerini incelemek pahalı bir işlemdir. Burada her bir numune için 10.000 dolar para harcanmıştır.
Bundan iki ay sonra Greenpeace ve WWF’nin bebeklerin kordon kanında bulunan 35 kimyasal madde ile ilgili bir çalışma yaptı. Bu çalışmanın sonucuna göre en azından 5 zararlı kimyasal tüm bebeklerde bulunmakta idi ve bazılarında da sayısı 14’e kadar çıkan kimyasallar vardı.(103)
Diğer bir önemli nokta ise anne sütüdür. Biliyoruz ki bugün, geçmişe nazaran hiç karşılaştırılamayacak ölçüde anne sütü türlü biçimlerde kirleticilere maruz kalmaktadır. Özellikle ciddi sorunlar yaratabilen endokrin bozucular bugün neredeyse tüm dünyadaki annelerde vardır. (Böcek ilaçları, bir takım ilaçlar, kullanılan plastikler, kimyasal temizleyiciler, deterjanlar, egzoz dumanları, süt, et ve gıda katkı maddeleri, gıdalardaki ilaçlar, hormonlar, antibiyotikler; petrol ürünleri ve daha birçok üründen kaynaklananlar gibi. Ayrıca havadan kaynaklanan ve su kaynaklarının kirlemeyi de buna eklemek gerekir. Baz istasyonları vb. unsurlar da bu etkileri artırabilir.)ABD’de yapılan çalışmalarda örnek olarak alınan anne sütlerinden % 90’nın 350 tane sorun yaratıcı kimyasal içerdiği görülmüştür.(104)

Ağır metaller, organik kimyasallar, böcek ilacı bileşimleri ve gıda katkı maddelerinin bir arada sinerji etkisi yaptığı, zararlarını daha da arttırdığı, gösterilmiştir. (105,106,107,108)

Toksik bilimci Vyvyan Howard’ın yaptığı hesaba göre en yaygın 1000 toksik kimyasalın farklı üç çeşit bileşkesini test etmek 166 milyon farklı deney gerektirir ki bu deneylerde farklı dozlar dikkate alınmamıştır.(109) ABD’de toksikoloji ulusal merkezi direktörü Robert Kavlock’a göre en iyi olasılıkla bir yıl içinde ABD yüzlerce kimyasalı test edebilir. Bir pestisiti tam olarak test etmek beş yılı almakta ve bunun maliyeti 10 milyon doların üzerinde olabilmektedir ki bu noktada EPA’nin verileri gözden geçirmesi ve güvenli seçim yapabilmesi için milyonlarca dolara ihtiyacı vardır. Eğer 80.000 kimyasal hakkında tahmin yapmak gerekirse burada hesaplar alt üst olacaktır.(110) Şu durumda kimyasalların yüzde 88-90’nın toksik ve kirletici etkisi bilinmemektedir. (111)





Öte yandan kimyasallar ile birlikte kanser kademeli bir şekilde artmaktadır. Örneğin 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında her 33 kişiden biri kanserden ölmekte iken bugün her 4 kişiden biri kanserden ölmektedir. Ve Dünya Sağlık Örgütüne göre kanserden ölümlerin

% 80 i çevreseldir.(112)
Clapp, Howe and Lefevre söylediğine göre 1950 ile 2001 yılı arasında kanser oranları yüzde 85 artmış ve bu insanlar uzun yaşadıkları için değil çeşitli kimyasallara maruz kaldığı için gerçekleşmekte idi. Bazı kanserlerde artış ise inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. örneğin 1950’den beri deri melanomu kanseri yüzde 690, prostat kanseri yüzde 286, trioid kanseri yüzde 258, non-hodgkin lenfoma kanserleri yüzde 249, karaciğer ve intrahepatik kanserler yüzde 234 artmıştır. Dr. Epstein bu konuda kimyasalları sorumlu tutmaktadır. Epstein’in tespiti şöyledir:
“1940’larda yılda bir milyar pound sentetik kimyasal üretilmekte idi. 1950’lerde bu rakam 50 milyar pounda ulaştı. 1980’lerin sonunda ise bu rakam toksik, karsinojen, nörotoksik olmak üzere diğer kimyallar da olmak üzere 500 milyar pounda ulaşmıştı. Bunların çoğunluğunun toksik, karsinojen ve çevreye olan etkileri test edilmemişti.”
Toksikoloji uzmanı Rick Irwin’in sözünü hatırlayalım:
Kimyasallar insanlığı tehdit eden ana bir tehdit unsuru olarak bakteri ve virüslerin yerini almışlardır. Bu yüzyılın sonlarında ve 21. yüzyılın başlarında görmeye başlayacağız ki ölümlerin en önemli neden olan hastalıklar kimyasal kökenli olacaktır.”
Kanserlerin artışı ile sentetik kimyasalların artışı arasında paralellik kurulabilir. 20. yüzyılın ikinci yarısında her 7-8 yılda sentetik kimyasal maddelerin üretimi iki katına çıkarken, son iki jenerasyon içinde ise toplamda 100 katına çıkmıştır. Randall Fitzgeral’ın yaptığı değerlendirmeye göre ABD’de son yüzyıl içinde kanserden ölümler %3’ten %20 çıkmış, diyabet binde 1’den %20 lere ulaşmış, kalp hastalıkları önemli oranda artmıştır. 1974 ile 1997 arasında Alzheimer, Parkinson gibi hastalıklardan ölümler ABD dahil 9 Batı ülkesinde 3 kat artmıştır. Bunun en olası nedeni ürünlere sıkılan pestisitler, yiyeceklere katılan gıda katkı maddeleri ile endüstri kimyasallarıdır. Colin Pritchard’a göre ise tek bir neden yok.(113)
Kimyasalların yarattığı tehlike yadsınamaz bir gerçektir. Michael Pollan yazmış olduğu ‘Etobur-Otobur’ isimli kitabında bunu dile getirmiştir. Dünyada en uzun ve en sağlıklı yaşayan insan toplulukları Hunza ve Japonya’da Okinawa bölgesinde yaşamaktadırlar. Bunların yaşam tarzları, beslenme alışkanlıkları incelendiğinde her türlü kimyasaldan uzak yaşadıkları, organik beslendikleri, su, toprak ve havalarının da son derece temiz olduğu görülecektir. Bu insanlar hem hastalıklardan oldukça uzak, sağlıklı yaşadıkları gibi son derece de uzun yaşarlar.
Türk Tabipler Birliği’nin yayınladığı bir çalışmadan da bunu biraz anlayabiliriz. ‘Üremek ve Üretmek’ isimli çalışmada şöyle yazıyor:
“Normalde fark edilmeyen, pestisit kullanımına bağlı etkiler, Meksika’nın kuzey-batısındaki iki köyde yaşayan 4–5 yaşlarındaki çocukları karşılaştıran bir çalışma ile ortaya konmuştur. (Guillette,1998). Bu iki toplumun temel farkı, birinin 1940’ların sonundan itibaren pestisit kullanmaya başlaması, diğerinin geleneksel tarım modellerine sadık kalmış olmasıdır. 1990’da, göbek kordonu ve anne sütü analizlerinde ilk toplumda çok sayıda olguda pestisit

düzeyinin yüksek olduğu gösterilmiştir. Her iki toplumun çocuklarında büyüme ve performans değerlendirmesi gerçekleştirilmiştir. Büyüme düzeyinde farklılık yokken performanslarda fark saptanmıştır. Pestisit kullanan toplumun cocuklarının koordinasyon, yakın hafıza, bir kişi resmi çizme becerisi düzeyinde performansları daha düşük bulunmuştur.”(114)


Pestisit kullanımının başta fetüs ve çocuk olmak üzere insan sağlığını olumsuz yönde etkilediğine dair birçok araştırma ve bulgu vardır. Araştırmalar göstermektedir ki evde pestisit kullanımı çocuklarda lösemi, beyin kanseri, yumuşak doku sarkomuna yakalanma oranlarını yükseltmektedir.(115) Örneğin Journal Of National Cancer Institute’de yayınlanan bir çalışmaya göre ev ve bahçede pestisit kullanımı çocuklarda lösemi olma riskini 7 kata kadar arttırabiliyor.(116) Çocuklar pestisitlere karşı daha duyarlıdır.(117) Birçok tutarlı gözlem sonucu araştırmacılar düşük dozlarda da olsa belli pestisitlere maruz kalmanın çocuklarda sağlık ve gelişim sorunlarına yol açtığı yargısına varmışlardır. (118)
Peki, toksikoloji biliminin bu apaçık bulgularına rağmen kimyasal ve sanayi üreticileri bu kimyasal maddeleri neredeyse diledikleri gibi üretiyor ve konuda bilimin birçok bulgusu hiçe sayılıyor: Bu sorunun cevabını Kenny Ausubel şöyle veriyor:
“Onlarca yıldır bilimsel ve tıbbi topluklar belli bir kirliliği ve hastalığı kabul etmenin sanayileşmenin bedeli olduğunu kabul ettiler. Buna risk paradigması adı verildi. Ve genellikle bir kimyasalda veya bir teknolojide endüstriyel süreçlerin veya yeni teknolojilerin zararları ile ilgili ispat yükümlülüğü topluma yüklendi. Risk paradigması dünyanın belli ölçülerde kirletilebileceğini ve insan vüdunun bu kirleri asimile edebileceğini kabul eder. Aynı zamanda bu paradigma, küçük, kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden elitlerin bu ölçüleri toplumun rasyonel olmayan korku ve istekleri tarafından rahatsız edilmeksizin ayarlayabileceğini kabul eder. Bunun arkasındaki bilim geniş ticari ilişkiler olup, bunun tarafsız olması veya toplum isteklerinin yanında olması çok zordur. Herhangi bir mesafeden bakıldığında risk paradigmasının iyi tüm odaları dolu yüksek bahisli bir biyolojik rulet oyunu olduğu görülecektir.”

1   2   3   4   5

Benzer:

Raporu tavşanli çevre topluluğU iconT. C. ÇEvre ve orman bakanliğI Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü

Raporu tavşanli çevre topluluğU iconTürkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu

Raporu tavşanli çevre topluluğU iconPera Film, Avrupa Azerbaycan Topluluğu (teas) işbirliğiyle, Azerbaycan...

Raporu tavşanli çevre topluluğU iconİsimler dilde bir kimseyi (Mr. Smith-Jane), soyut kavramları (beauty-anger),...

Raporu tavşanli çevre topluluğU iconRaporu I. GİRİŞ

Raporu tavşanli çevre topluluğU iconRaporu 2008

Raporu tavşanli çevre topluluğU iconKurulduğu günden bu yana ileriyi görme becerisi, harekete geçme cesareti...

Raporu tavşanli çevre topluluğU iconRaporu şubat 2006

Raporu tavşanli çevre topluluğU iconRaporu 06 mayis 2016

Raporu tavşanli çevre topluluğU iconRaporu işletmenin Lokasyonu


Yasa




© 2000-2018
kişileri
d.ogren-sen.com