Resulüm! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”


sayfa1/3
d.ogren-sen.com > Coğrafya > Evraklar
  1   2   3


بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

أَجْمَعِينَ وَصَحْبِهِ وَآلِهِ مُحَمَّدٍ سَيِّدِناَ عَلىَ وَالسَّلاَمُ وَالصَّلاَةُ الْعَالَمِينَ رَبِّ لِلهِ اَلْحَمْدُ
ÂLEMLERE RAHMET EFENDİMİZ (S.A.V.)
Allah Teâlâ ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ

Resulüm! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”1
Said b. Cübeyr (r.a), İbn Abbas'ın (r.a) şöyle dediğini nakletmektedir: Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) bütün insanlara rahmet idi. Ona iman edip kendisini tasdikleyen mutlu oldu. Ona iman etmeyen bile geçmiş ümmetlerin uğramış olduğu, yerin dibine geçmek ve suda boğulmak gibi (toplu) azap­lardan kurtuldu.2
Merhamet, esirgemek, acımak, zayıf ve fakir insanların haline acıyarak yardımda bulunmak ve ince kalpliliktir. Şefkat, acıyarak ve esirgeyerek sevmek, içten gelen ve karşılıksız bir sevgidir. Her iki duygu da, tariften çok yaşanan ve hissedilen duygulardır. Çünkü her ikisi de kalple ilgilidir.
Merhamet ve şefkat, Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in yüce şahsiyetinin bir aynası gibidir. Onun kadar merhametli, onun kadar şefkatli ve ince ruhlu bir insan yeryüzüne gelmemişti.
Cenab-ı Hakkın Sevgili Resulüne, kendi ismi olan "Rahim" ve "Rauf" sıfatlarını vermesi, Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in ne kadar merhametli ve şefkatli bir kalbe sahip olduğunu gösterir.
Tevbe Suresinin 128. ayetinde bu gerçek şöyle ifade edilir:
لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ
"And olsun ki, size içinizden bir Peygamber geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve güç gelir. Size çok düşkündür. Bütün mü'minlere merhametli ve esirgeyicidir."
Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in ahlâkının en önemli özelliği, Allah vergisi oluşudur. O bütün güzel vasıfları, çalışıp, emek verip, bir çaba sonucu kazanmış olmaktan daha ziyade, Onun ahlâkı Allah tarafından ihsan edilmiş, ikram edilmiştir. Yüce Allah onu insanların örnek alacağı kusursuz, eksiksiz ve seçkin bir şekilde yaratmıştır.
Öyle ki, her gören, Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in o faziletle birlikte yaratıldığı kanaatine varırdı. Hiç kimse ondan o fazilete aykırı bir şeyin görüleceğine inanmazdı. O her zaman muhtaçlara yardım eder; zayıfları korur; tatlı sözlü, güler yüzlü bulunur; izzet ve vakarını muhafaza eder; tevazu ve hoşgörüsünü hiç kimseden esirgemezdi. Güneş nasıl ki, Allah'a inananın da, inanmayanın da üzerine doğarsa, Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in dünyayı kaplayan şefkati de küçük-büyük, genç ihtiyar, müslim-gayr-i müslim herkese aynı şekilde yayılırdı.
O dünyaya gözünü açıp kapayıncaya kadar hep aynı huy ve ahlâk üzerinde yaşamıştır. Ondaki güzel vasıflar yaratılışında mevcuttu. Onu eğiten, edep ve ahlâkın en üstün özellikleriyle süsleyen Yüce Rabbidir.
İşte bundan dolayı, onu kendisine örnek kabul eden insan, onu ne kadar taklit edebilirse, o kadar istifadesi fazla olur, o nurdan aldığı feyiz, o nispette çoğalır.
Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) herkesin arzu edip de bir türlü ulaşamadığı en üstün değerleri ve olgunluğu mükemmel bir şekilde hayatı boyunca ümmetine göstermiş, bütün insanlığın gözleri önüne sermiştir.
İslâm’ın ilk devirlerinde Müslümanların çoğunu fakir, kimsesiz ve köleler teşkil ediyordu. Kureyşliler onları hor görüp aşağılarken, Peygamberimiz onları yanına almış, hak dini onların yardımıyla duyurmaya başlamıştı.
Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in kalbine ve engin rahmetine en yakın olanlar, fakir ve kimsesiz insanlardı. Onları devamlı korur, diğerleri ile eşit davranırdı. Bununla da kalmaz; fakirlere, fakirliğin bütün ezikliğini ve zilletini unutturacak şekilde yakınlık gösterirdi. Zaten Peygamberimizin aile hayatı ve şahsi yaşayışı da onlardan farklı değildi. O hep sade ve basit yaşamayı tercih ederdi. Dualarında da Allah'tan böyle bir hayat isterdi.
"Allah'ım, beni fakir yaşat. Hayattan fakir olarak ayrılayım. Beni mahşerde fakirler arasında haşret" diye dua ediyordu.
Hz. Âişe (r. anha) bunun sebebini sorunca şöyle açıkladı: "Onlar, Cennete herkesten önce girecekler. Ey Âişe, yarım ölçek hurma da olsa fakiri boş çevirme. Fakirleri sev, onlara yakın ol ki, kıyamet gününde Allah da sana yakın olsun."
Müşriklerin "Allah'ın lütfuna mazhar olanlar bunlar mı?" diye hakir gördüğü kimseleri Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz destekler, ilgi gösterirdi. Onları, diğer insanlardan üstün tuttuğu olurdu.
Menkıbe
Bir gün Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) otururken bir adam geçti. Yanındakine sordu:
"Bu adamı nasıl bilirsin?" Şöyle cevap verdi:
"Bu zengin ve etkin birisidir. Ne derse yaparım."
Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) bir şey demedi. Az sonra birisi daha geçti. Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) aynı soruyu bunun hakkında da sordu ve şu cevabı aldı:
"Bu adam fakir Müslümanlardan birisidir. Ona ne kızımı verir, ne de dediğini yaparım."
Böyle bir sözü hoş karşılamayan Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"Dünyanın bir tarafı az önce geçen zengin kişilerle doldurulsa, bir tarafına da bu fakir adam konulsa, fakir adam onların hepsinden daha ağır gelir ve onlardan daha hayırlıdır."
Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) kendisini, toplumun zayıf ve kimsesizlerinden üstün görme duygusuna kapılanları da uyarır; her tabakanın devamlı birbirlerine muhtaç olduklarını söylerdi.
Sa'd bin Ebi Vakkas (r.a)'ın kendisini fakirlerden üstün gördüğünü hissedince, onu şöyle ikaz etti: "Sizin elde ettiğiniz başarı ve bereket fakirlerin emeklerinin eseridir. Siz, varlığınızı bu fakir insanlara borçlusunuz."
Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Mescidinin bir bölümünde evi barkı olmayan, fakir Sahabîler kalırdı. Bunlardan bazıları odun ve su satarak geçimlerini sağlarlar, çok zaman da muhtaç durumda bulunurlardı.
Bu insanlar Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in özel talebesiydiler. Gece-gündüz İslâm’ı öğrenmek için yaptıkları ilmi çalışmalarla doluydu. Eğitim ve öğretimleriyle bizzat Peygamberimiz ilgilenir, okuma-yazma bilen Sahabîleri de onlara öğretmen olarak tayin ederdi.
Suffe Ashabı olarak tanınan bu Müslümanların eğitimleriyle birlikte geçimleri de Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in üzerinde idi. Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem), onları gözü gibi korur, ihtiyaçlarını görür, yardımda bulunur, yetişmeleri için her türlü gayreti gösterirdi. Suffelilerin ihtiyaçlarını görmeden kendisi de rahat edemezdi. Hatta onları kendi ailesinden ileri düşündüğü bile olurdu.
Menkıbe
Hazret-i Fatıma (r. anha) en çok sevdiği kızıydı. Onu "kendisinden bir parça" olarak görüyordu. Fakat Hz. Fatıma (r. anha) zarurî ihtiyaçlarını bile zor karşılıyor, geçim sıkıntısı çekiyordu. Öyle ki, un öğütmekten elleri, su taşımaktan omuzları yaralanmıştı.
Bir gün babasının yanına gelerek bir şey söylemek istedi. Fakat utancından derdini açamadı. Hz. Ali (k.v)’de huzurda bulunuyordu. Yardımcı oldu:
"Ya Resulallah, bazı savaşlardan kadın esirler alınıyor. Bunlardan birisini bize verseniz de ev işlerinde Fatıma'ya yardım etse."
Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) onlara şu cevabı verdi:
"Ya Ali, ben henüz Suffelilerin ihtiyaçlarını karşılamış değilim. Onların ihtiyacını görmeden böyle bir teklifi nasıl düşünebilirim?"
Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in güneş gibi engin şefkati, yağmur gibi bol merhameti sayesinde bu fakir ve zayıf insanlardan öyleleri çıkmıştır ki, dünyaya ilim ve irfan çiçekleri saçmış, ülkelere adalet ve eşitlik armağan etmiş, cihat meydanlarında kanlarını sebil ederek muhtaç gönüllere hidayet nurunu serpmişlerdir.
Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in ahlâk ve yaşayışını onlardan öğreniyoruz. Tefsiri ve İslâm hukukunu onlardan öğreniyoruz. Saadet Asrının yaşayışını onlardan öğreniyoruz. İslâm’ın nasıl yaşanması gerektiğini, o yüce dâva uğrunda nasıl fedakârlık yapılacağını onlarda görüyoruz.
Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem), bazı anlar olmuş, en cesur bir fedai olarak, düşmanın kat kat üstünlüğüne hiç aldırmadan, binlerce düşmana tek başına meydan okumuştur. Ama bu halinde bile yumuşak kalpliliğini, merhametini geri bırakmamıştır. Meselâ bir savaş sonrası, öldürülmüş olarak gördüğü düşman çocuklarına o kadar acımıştı ki, düşman da olsa çocukların öldürülmemesi gerektiğini, çünkü onların suçsuz ve Cennetlik olduklarını haber vermişti.
Hz. Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), dâva arkadaşlarını gözü gibi korumuş, onlara ana-babalarından görmedikleri şefkat ve yakınlığı göstermiş, kendi şahsına yapılan kötülüğü affetmiş, intikam almayı düşünmemiştir. Kendisini öldürmek için tuzak kuranları yakaladığında serbest bırakmış, ama Allah düşmanlarını asla bağışlamamış, onların yakasını bırakmamıştır. İçi bozuk, dıştan Müslüman gibi görünen münafıkların kalbine devamlı Cehennem korkusunu vermiş, âhiretteki acı hallerini hatırlatmıştır.
İslâm toprakları, güneyde Yemen'e kuzeyde İran ve Suriye sınırına dayandığı sırada Hz. Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), Arapların sultanı, Arabistan'ın hâkimi idi. Savaş sonrası düşmanın bırakıp gittiği mallar ve ganimetler mescidin içini doldururken, en kıymetli mallar Müslümanların eline geçtiği halde, yine o kuru bir hasır üzerinde yatacak kadar engin ruhlu; içi ot dolu bir yastığa yaslanacak kadar mütevazı; her türlü imkân mevcutken, açlık sıkıntısı çekecek kadar kanaatkâr ve tok gönüllü idi.
Hz. Ömer'in "Bizans kralı ve İran şahı dünya nimetleri içinde yüzerken, Resulullah kuru hasır üstünde yaşıyor" diyerek ağlaması üzerine, Sahabîsinin gönlünü hoş tutan yüce Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem):
"Yâ Ömer, varsın, Kisra ve Kayser dünya nimetlerinden zevklerini alsınlar, keyif sürsünler. Âhiret nimeti bize yeter" diyerek tevekkül ve rızasını dile getiriyordu. 3
Ahlâk alanında en büyük inkılâp ve değişikliği, Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) yapmıştır. Cahiliye Arapları inanç ve âdetlerine öylesine bağlı, körü körüne öylesine tutulmuşlardı ki, yüzyıllardır yapa geldikleri alışkanlıklardan onları hiçbir kuvvetin ayırması mümkün değildi.
Vahşet, dehşet ve zulümde o kadar ileri gitmişlerdi ki, vahşi hayvanlara dahi yapılması hoş görülmeyen işkence ve eziyetleri göz kırpmadan savunmasız ve mazlum insanlara yapıyorlardı. Merhamet, şefkat ve acıma hisleri tamamen körelmiş, öz kızlarını canlı canlı toprağa gömecek derecede canavar kesilmişlerdi.

Fuhşun, işkencenin, her türlü rezilliklerin hiç çekinmeden yapıldığı bir karanlık devir yaşanıyordu. Güçlü ve varlıklı kimseler zayıfları eziyor, kadınlar bir mal gibi alınıp satılıyor, faiz ve tefecilik bütün çeşitleriyle kol geziyor, içki su gibi içiliyordu. Adalet, insaf, vefa, iffet gibi duygular unutulmuştu. Kendi uydurdukları manasız şeylere ve hurafelere öyle bağlanmışlardı ki, onları alışkanlıklarından vazgeçirecek, insanlığın tadını tattıracak İlahî bir güçten, bir Peygamber inkılâbından başkası düzeltemezdi.
O gün insanlar şirk bataklığı içerisinde Allah’ı gerçek anlamıyla tanıyamamışlar, kendi elleriyle yaptıkları putlarını ilah edinmişlerdi. Hz. İbrahim’in Hanif Dini’ne mensup muvahhidler bir elin beş parmağı kadardı. Bunlar arasında Zeyd b. Amr en-Nufeyl’in çaresizliği ibret acısıdır. Bu muvahhid kişi bir defasında Kâbe’ye gelerek ellerini açmış ve “Ya Rabbi, bugün kavmimin arasında benden başka İbrahim’in dinine inanan kimse kalmadı, keşke sana nasıl ibadet edileceğini bilseydim de öyle etseydim” diyerek avuçlarının içine secde etmişti. Zira din namına bildiği yalnızca Allah’ın birliği idi. Bugün her şeyi bilip de ilimleriyle amel etmeyenlerin/bildiklerinin gereğini yerine getirmeyenlerin hali içler acısıdır.
İşte Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) birkaç sene gibi kısa bir zamanda o geniş yarımadada vahşi, âdetlerine bağlı ve inatçı kavimleri, kötü ahlâk ve vahşi alışkanlıklarından kurtarıp, onları kökünden kazıyıp temizledi, yerlerine güzel ahlâk esaslarını yerleştirdi. Onları bütün dünyaya rehber ve medeni milletlere öncü birer şahsiyet haline getirdi.
Daha Hicrî birinci asırda yeryüzüne yayılan Sahabeler ve iman erleri insanlığa gerçek medeniyeti, fazilet ve ahlâk düzenini öğrettiler. Fazilete dayalı maddî kalkınma ve medeni yükseliş bu vesileyle gerçekleşti.
Resul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizin öğrettiği ahlâk sayesinde yüz milyonlarca insan maneviyat iklimlerinde yükselerek hem dünya, hem de âhiret mutluluğuna erdiler. Pek çok muhtaç insanın imdadına koşarak hidayetlerine ve saadetlerine vesile oldular.
Yeni Müslüman olmuş ve İslâm’ın yüce ahlâk esaslarını bütün varlığı ile benimseyip olgunlaşma fırsatını henüz bulamamış bedevilerin kaba ve sert davranışları olurdu. Eğitimsiz bir milletti, üstelik medeni imkânlardan mahrum bir hayat yaşıyorlardı. Birtakım olumsuzluk sergilemelerinin temeli de buydu zaten...
Menkıbe
Bir keresinde Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz mescitte sahabeleri ile birlikte oturmuş sohbet ediyorlardı. Bedevinin biri içeri girdi ve iki rekât namaz kıldıktan sonra ellerini açtı ve şöyle dua etti:
"Allah'ım, bana ve Muhammed'e rahmet et. Başka da kimseye rahmet etme."
Bedevinin bu duasını duyan Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), "Çok geniş olan Allah'ın rahmetine sınır çektin" 4 buyurarak bedevinin hatasını düzeltti.
Bedevi biraz sonra kalktı ve gitti Mescidin bir tarafına abdestini bozdu. Sahabeler onu bu halde görür görmez adamı menetmek için ayağa kalktılar ve başına üşüştüler.
Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) onlara müdahale etti ve şöyle buyurdu:
"Onu bırakınız. İşini görsün. Sonra oraya bir kova su dökersiniz. Çünkü siz kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz, güçleştirici olarak değil."
Sonra bedeviyi yanına çağırdı, şu dersi verdi: "Bu mescitler ne abdest bozmak için, ne başka pislik yapmak için değildir. Buralar Allah'ı anmak, namaz kılmak ve Kur'ân okumak için yapılmıştır." 5
Aslında bu olaya Sahabîlerden çok Peygamberimizin kızması gerekirdi. Çünkü kendi eliyle yaptırdığı ve sadece ibadet maksadıyla kullanılan Mescide birisi geliyor, büyük bir hakarette bulunuyordu. Fakat Peygamberimiz biliyordu ki, bedevi bu işi kasden yapmamıştı. Bilmeyerek yapmıştı. Bunun için ona kızıp bağırmak bir fayda vermezdi.
Anlayış göstermek, yumuşak davranmak, bağışlayıcı olmak, tahammüllü olmak, olumsuz davranışlarla muhatap olunca bir mana kazanır. Yoksa sıradan olaylar karşısında herkes sakin ve sabırlı olur. Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) her konuda olduğu gibi, hilmi ve yumuşaklığı ile de bambaşkaydı. Hatta bir taneydi. Onun üstüne bir diğerini düşünmek mümkün değildi.
Menkıbe
Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in hilim ve yumuşaklığının bir örneğini de Enes bin Mâlik (r.a) anlatıyor:
"Peygamberimizle birlikte yürüyordum. Üzerinde Necran kumaşından yapılmış sert yakalı ve kaba bir hırkası vardı. Bedevinin biri koşarak geldi, Peygamberimizin arkasından yetişti ve cübbesini şiddetli bir şekilde çekti. Peygamberimiz bedevinin göğsüne doğru donuverdi birdenbire. Hırkası yırtıldı ve yakası boynunda kaldı. Peygamberimizin ensesine baktım, kuvvetli çekişinden dolayı sertliği orada iz bıraktı. Sonra bedevi:
"Yâ Muhammed! Develerimi buğdayla yükle. Çünkü sendeki mal ne senindir, ne de babanındır."
Bedevinin yaptığı, çok kaba ve görgüsüzce bir davranıştı. Peygamberimiz üzüldü. Bedeviye döndü ve;
"Önce beni incittiğin için özür dile" dedi. Bedevi, "Hayır özür dilemiyorum" şeklinde karşılık verdi.
Oysa Peygamberimiz bedeviye bir nezaket dersi vermek istiyordu. Fakat adam hiç de oralı değildi.
Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), bedevinin kabalığına bakmayarak Sahabîlerine döndü:
  1   2   3

sosyal ağlarda paylaşma



Benzer:

Resulüm! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” icon"(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik."

Resulüm! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” iconÖrneğin, Türkçe, İngilizcenin ses kurallarıyla öğretilebilir mi?...

Resulüm! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” iconBiz her daim bir araya gelip bir olur, biz oluruz

Resulüm! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” icon“Aynı konuya ilişkin olarak nüfus kaydının düzeltilmesi davası ancak bir kere açılabilir.”

Resulüm! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” iconKurulduğu günden bu yana ileriyi görme becerisi, harekete geçme cesareti...

Resulüm! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” iconBA?цrtь tarti?Malari yett? Artik
Цrtsen de цrtmesen de seni sevmeye devam edece?iz” diyorlar m?? Зo?unun demedi?i aз?k. O zaman bu nas?l bir цzgьrlьk oluyor

Resulüm! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” icon4- biz yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Senden yardım dileriz

Resulüm! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” iconZor soru. Karakter olarak, birey olarak evet yer altındayım

Resulüm! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” icon1. Atatürk Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya...

Resulüm! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” iconHayatlarımızın kontrolü elimizde mi yoksa biz henüz durum değerlendirmesi...


Yasa




© 2000-2018
kişileri
d.ogren-sen.com