Şiir, neredeyse dilin doğuşuyla beraber ortaya çıkan bir yazın türüdür. Neredeyse hemen her şairin kendine göre bir şiir anlayışı olduğu için herkesin kabul


sayfa1/5
d.ogren-sen.com > Edebiyat > Evraklar
  1   2   3   4   5
ŞİİR SANATI

Şiir nedir?

Şiir, neredeyse dilin doğuşuyla beraber ortaya çıkan bir yazın türüdür. Neredeyse hemen her şairin kendine göre bir şiir anlayışı olduğu için herkesin kabul edebileceği bir şiir tanımı yapmak zordur. Şiiri tanımlamak için binlerce ifade kullanılmışsa da doğru ve değişmeyecek bir tanıma ulaşmak imkansız gibi görünmektedir. Ancak, kendine ait bir dil ya da söylem kullanması, müzik ve sesle yakın ilişki içinde bulunması ve estetik bir etkileme gücünün olması herkes tarafından kabul edilebilecek özelliklerdir. Şairlerin bir kısmı şiiri felsefî boyutuyla değerlendirirken, bazıları şiirde anlam aramanın gereksizliği üzerinde durur, bazıları şiiri amaca ulaşmak için bir araç olarak görür. Şiiri, insanda güzel duygular uyandıran, onu bir ruh hâlinden başka bir rûh haline götüren; ölçülü, kafiyeli (veya serbest) sanatlı sözler olarak tanımlamak mümkündür. Ölçülü, kafiyeli fakat edep sınırları aşan anlatımları şiir tanımına dahil etmek yanlış olur.
Hakkında güzel sözler söylenebilecek hemen her olay, her eşya, her düşünce, duygu ve hayâl ... şiire konu olabilir. Bu bakımdan şiirin konusunu sınırlamak zordur. Şiirler genellikle biçim özellikleri ve konularına göre (gazel, kaside, mesnevi, rubai, şarkı, türkü, koşma –güzelleme, koçaklama, taşlama, ağıt-, mani, ninni, destan vb. gibi) farklı isimlerle adlandırılırlar.
Dildeki anlam, ses ve ritim öğelerinden yararlanarak bir duygu, düşünce ya da olayı, yoğun ve sıra dışı anlatma sanatı olarak tanımlanabilir. İnsanoğlunun en eski ve kendine özgü anlatı türlerinden biri olması nedeniyle, bugüne kadar şiirin pek çok tanımı yapılmış, ama hiçbirinin bu kavramı tam olarak açıklayamadığı görülmüştür. Bu tanımlardan en yaygını, şiiri düz yazının karşıtı olarak gösteren tanımdır. Bir başka deyişle şiir düzyazıyla anlatılamayan duygu ve düşüncelerin ses uyumlarıyla, kulağa hoş gelecek biçimde oluşturulan dizelerle anlatılmasıdır. Ama bu tanım manzumeyi de kapsar. Şiiri manzumeden ayıran özellik ise, manzumenin yüzeysel ve sıradan olmasına karşılık, şiirin yoğunluk ve derinlik taşımasıdır. Ölçü ve uyak, çağlar boyunca şiirin en ayırıcı niteliği olarak kabul edilmiştir. Ne var ki, yalnızca ölçü ve uyakla şiir yaratılamayacağı gibi, özellikle 20. yüzyılda ölçü ve uyak kullanılmadan da çok başarılı şiirlerin yazıldığı görüldü. Bunun sonucunda düzyazının nerede bitip nerede başladığı önemli bir sorun olarak ortaya çıktı. Düzyazıda dil yalnızca bir bildiri iletmenin amacıdır; bildiri iletildikten sonra sözcüklerin anlamı kalmaz. Şiirde ise vurgu, sözcüklerin aktardığı bildiri kadar sözcüklerin üzerinde de yoğunlaşır. Yani şiir de neyin söylendiğinden çok nasıl söylendiği önemlidir.
Şiirin ortaya çıkışı, insanın sesini bulması ve özellikle konuşarak iletişim kurmasını sağlayan bir dil geliştirmesi ile yaşıttır. İnsan günlük konuşma dilinin yanı sıra özellikle değiştirebileceği ya da yansıtabileceğini düşündüğü doğayı etkilemek için bir büyü dili oluşturmuştu. Bu dilin ritmik özellikleri şiir dilinin öncülü olarak algılanabilir. Platon da şiiri tanımlarken "büyülü söz" ifadesini kullanmıştır.
Çağlar boyunca türküler şiirsel metinler olarak sözlü yazın örnekleri olarak yaşamışlardır. Her kültürün günlük dil kadar sık kullandığı türkülerin sosyolojik boyutu yazınsal boyutundan daha önde görülmüştür. İşlerini yaparken türkü söyleyen insanlar bireysel ya da grupsal gereksinimlerinden dolayı farklı türlerde şiir geliştirmişlerdir. Bu gereksinim sonucu ortaya çıkan türler Yunan kültürü etkisi altında gelişmiştir. Bu bağlamda ilk gelişen türler lirik, epik ve dramatik şiirdir. Bunların dışında pastoral, didaktik ve satirik diye adlandırılan türler de şiirde iç farklılaşmanın diğer örnekleridir.
Topluma ortak bir duyarlık ve bazen vicdan oluşturmak, insan-doğa ilişkisini düzene koymak, sıradan insanın gözlemleyebildiği halde ifade edemediği olayları ve olguları güzel ve farklı bir dil kullanarak gündeme getirmek ve böylece toplumun sözü olmak gibi işlevleri vardır şiirin. Şiirin işlevi yazıldığı ya da söylendiği döneme bağlı olarak farklılık göstermiştir. Topluma kazandırılmak istenen değerlerin sözcülüğünü yapmış, yenilikleri tanıtmaya çalışmış, demokrasi ve özgürlük kavramlarının kalıcı olmasında önemli pay sahibi olmuştur.

Şair kimdir?
Şair öncelikle bir yazın insanıdır. Şiir yazan ve söyleyen kişidir. İlkçağlardan günümüze kadar toplumun ileri gelenlerinden, bilici ve sözcü olduğu için toplumun kutsadığı, toplumun ortak duygu ve duyarlıklarının kaynağı olarak görülen ilerici ve dönüştürücü bir kişidir. Ortak duyarlıklar ve değerler toplumdan topluma değişeceği için şairlere evrensel özel değerler yüklemek doğru olmayabilir. Yine de şair kendi toplumunda düşünen, güzel söz söyleyen ve sözü dinlenen bir kişi olarak kabul ve saygı görmüştür.
Şairin toplumdaki işlevi ilkel çağlarda daha keskin çizgilerle belirlenmiş iken günümüzde belirli bir şair rolünden söz etmek daha zordur. Bunun nedeni düşüncenin ve sözün yerini alan yeni değerlerdir diyebiliriz.
Şair yaşadığı dünyayı, olayları ve insanları herkesten farklı algılayan bir kişidir ya da olmalıdır. İzlenimlerini halka aktarırken diğer sanatçılar kadar rahat değildir çünkü ne günlük konuşma dilini kullanabilir ne de düzyazı tekdüzeliğini. Şairin dili diğer tüm yazın türlerinin dilinden üstün ve zahmet vericidir.

Şiir ve dil bilinci

Şiir dili gündelik dilden birçok özelliğiyle ayrıldığı için dil merkezli her türlü yaklaşımın odağında yer almıştır. Sessel ve semantik (anlamsal) düzeylerde konuşma dilinden ayrılır. Şiir olmayan metine anlamı yazarı tarafından yüklenirken şiir kendi anlamını kendi üretir. Şiirde anlamda çok okurun anlamlamasından söz edebiliriz. Roman Jakobson'a göre şiir dilin güzelduyusal işlevindedir.
Şiir dilinin kendine özgü yapısı konuşma dilinden sapmalarla, öne çıkartma ve düzenliliklerle sağlanmaktadır. Gündelik dilden sessel, sözcüksel, sözdizimsel, anlamsal her türlü sapma ile yineleme (uyaklar ve sözcük yinelemeleri) ve koşutluklar şiir dilinin öne çıkartılan özellikleridir. Ancak bu özelliklerin şiirin derin yapısında bir bağlılaşık bulma şartı vardır. Yani yapılan bir öne çıkartma anlama bir etkide bulunmuyorsa sadece yüzeyseldir ve şiirsel bir işlevi yoktur. Bazı sözcük ve dilbilgisi oyunları sadece moda olduğu için kullanıldığında şiire yarardan çok zarar verirler.
Şiiri düzyazıdan ayıran dilsel özelliklerden en önemlisi anlamın düzyazıda çizgisel olması, şiirde ise çizgisel olmayıp dolaylı olmasıdır. Düzyazıda yani şiir olmayan bir metinde anlam hazır olarak vardır ve gösteren-gösterilen ilişkisi açıktır. Şiirde ise gösteren için birden fazla gösterilen olabilir ve her okur farklı gösterileni anlam olarak algılayabilir. Yani belli ve tek bir anlamın varlığından söz etmek zordur.
Şiirin teknik sorunları

a) Şiirde İmge

İmge, şiirde anlama ulaşma yolunu daha etkili ve canlı hale getiren, anlamla başka şeyler arasında ilinti kuran bir zihinde canlandırma biçimidir. Bir bakıma bir hayal yaratmadır. Hayal söz konusu olduğu için seçilen şeyler dünyada varolan bildik cisimler ya da olaylar olmak zorundadır. Şiirin de kullandığı asıl madde insan yaşantısı olduğu için bu yaşantıyı şiirleştirmek işi imgeye düşer. O zaman şair kullandığı sözcüklerle algıların zihindeki bazı resimlerle eşleşmesini sağlar. Bunu başarabilen bir imgeye de biz iyi imge diyebiliriz.
İmgenin şiirde nasıl ve ne kadar kullanılması gerektiği tartışma nedeni olmuştur. Örneğin Garip akımına karşı bir tepki olarak gelişen İkinci Yeni direkt olarak anlatılan günlük yaşantının yerine imgeyi koymuşlardır. İmge bir bakıma anlam yolculuğunun bizde bıraktığı güzel manzaradır.
b) Şiirde Uyak ve Ses

Ne tür şiir yazılırsa yazılsın ses ve uyak şiirin vazgeçilmez öğelerindendir. Günümüz şiirinde halk ve divan şiiri örneklerinde olduğu gibi sistemli bir uyak kullanılmasa da şiire serpiştirilen ve düzenli olmayan ses benzeşmeleri şiiri canlı tutmanın gereğidir. Şiirde kullanılan redif, zengin uyak, tam uyak ve yarım uyak ile içses uyumu şiirin daha kolay akılda kalmasını, akıcılığı sağlar ve bazen verilmek istenen duyguyu yansıtır.

c) Şiirde Anlam

Yıllardır tartışılan bir konudur: Şiirde anlam olmak zorunda mıdır? Ülkemizde bu tartışmayı başlatan İkinci Yeni şiir akımıdır. Şiirin ses, sözcük ve biçem kaygısını anlamın önüne koyan İkinci Yeni'ye şiir çevrelerinden tepkiler gelmiştir. Anlamın rastlantısal olduğu iddiası da yine İkinci Yeni kaynaklıdır.

Daha önce de sözünü ettiğimiz gibi, şiir dilinin özelliklerinden biri şiirde anlamın çizgisel değil dolaylı olmasıdır. Şiirsel bir metnin çok anlamlılığı okurun onu anlamlamasından kaynaklanır. Şiirde, şiir olmayan metinlerin tersine, anlam şair tarafından hazır verilmez ve anlama ulaşma okurdan beklenir. Öyleyse şiir okuma her türlü okumanın üzerindedir ve okurun işbirliğini gerektirir. Bir metne sonsuz sayıda okuma yapılabileceğine göre "şiirde anlam sonsuzdur" gibi bir yargıya da ulaşabiliriz.

d) Şiir ve Toplum

Şiir toplumun sorularını dile getiren bir araç mıdır? Şair bu sorunlar ne derece duyarlı olmalıdır? Şiir ve ideoloji arasındaki ilişki nedir? Bu sorular günümüzde dahi sıcaklığını koruyan tartışma konularıdır. Şiirin yaşamı yansıtması gerektiği (mimesis) görüşü Gerçekçiliğin temelini oluşturmuş, gerçekliği sorgulamak ve eleştirmek ise Toplumcu Gerçekçilik ile gündeme gelmiştir. Toplumcu gerçekçi tavır edebiyatın sosyalist değerler üzerinde yükselmesi, yapıtlarda halkın sorunlarının dile getirilmesi, sosyalizmin yüceltilmesi gerekliliğini savunur. Kişilerin iç dünyasını yansıtan, bireyciliği öne çıkaran ve burjuva yaşam tarzını yansıtan yapıtlara karşı çıkar. Sanat sadece Marksist etik ve estetik ölçütleriyle değerlendirilir. Sanat sanat için değil, toplum içindir. Şiir de bu yaklaşım içerisinde önemli bir işleve sahiptir. Coşturucudur ve yönlendiricidir.
Bugün şiir dergilerini karıştırdığınızda bu konudaki tartışmalara tanık olabilirsiniz. Artık şiirle devrim yapılamayacağını herkes bilmektedir. Şiire ve şaire ağır görevler yüklemek yanlıştır; çünkü toplumsal olaylara duyarlı davranmak sadece şairlerin değil herkesin görevidir. Şair, bir aydın olarak ne zaman halkın yanında olacağını bilir ve ona göre tavır gösterir. Onun tavrı da topluma bir bakış açısı kazandırması bakımından gereklidir.

e) Şiir ve Çeviri

"Şiir öyle ayrı bir dildir ki başka hiçbir dile çevrilemez; hatta yazılmış göründüğü dile bile." diyor Jean Cocteau. Şiiri başka dillere çevirmenin doğru olup olmadığı tartışılan önemli konulardan biridir. Anlamlamanın okur merkezli olması, bir dildeki ses ve biçemin diğer dilde yakalanmasının çok zor olması, dillerin sözcüklerinin her zaman birbirini karşılayamıyor olması şiir çevirisini zorlaştıran etkenlerdir. Ancak şiirin çevrilememesi durumunda da farklı ülkelerden şairleri tanımak ve okumak olanaksız bir duruma gelmektedir. O zaman şiir çevirisinde çeviren kişinin elinden gelenin en iyisini yapması ve şiirin havasını en yüksek düzeyde koruması gerekmektedir. Ancak bu çeviri, ne kadar başarılı olursa olsun, çevirmenin anlamlaması ev yeniden yaratması etkisinde olacaktır. Bu yüzden, bazı şiirlerin altında "çeviren" ifadesi yerine "Türkçe söyleyen" ya da "yeniden söyleyen" ifadelerine rastlarız. Şiirleri kadar çevirileri ile ünlenmiş şairler de vardır. Onlar kendi şiirlerindeki yaratıcılığı yeniden yaratma işlemine başarıyla taşıyabilmişlerdir.

Şiir üzerine sözler

*İçinizde olmayan şiiri hiçbir yerde bulamazsınız. (Shelley)

*Şairin kullandığı sözcüklerde insanlar için çeşitli anlamlar vardır; herkes beğendiğini seçer. (Tagore)

*Şiirin ilkesi, insanın üstün bir güzelliği özlemesidir. Bu ilke bir coşkunlukla, bir ruh taşkınlığında kendini gösterir. Bu coşkunluk, aklın yoğurduğu gerçeğin dışındadır. (Baudelaire)

*Şiir sanatı, eksiklikleri güzelliklere çeviren bir simya bilimidir. (Aragon)

*Ne masayı anlatacağım diye masa sözcüğünü kullanacaksınız, ne kuşu anlatacağım diye kuş sözcüğünü; ne de aşkı anlatacağım diye aşk sözcüğünü. (Cocteau)

*Şiir olmayan yerde insan sevgisi de olmaz. İnsanı insana ancak şiir sevdirir. Şiir, insanı insana yaklaştıran şeydir. (Sait Faik)

*Şiirin konuları hiç eksik olmayacaktır; çünkü dünya o kadar büyük, o kadar zengin, yaşam o kadar değişik manzaralı ki... Hiçbir gerçek konu yoktur ki şair onu gereği gibi işlemesini bildiği andan itibaren şiirden yoksun olsun. (Goethe)

*Gerçek şiirin, asıl sanat eserinin kendi varlığından başka bir amacı yoktur. Kendisinde başlar, kendisinde biter. Bütün soyluluğu da buradan gelir. (Valéry)


Şiir sanatı üzerine bibliyografya

TÜRKÇE KAYNAKLAR

Aristoteles,Poetika, Çev. İsmail Tunalı, Remzi Kitabevi, 1983
İnce, Ö. Şiir ve Gerçeklik, Can, 1995
Necatigil, Behçet, Bile/Yazdı, Aralık 1997, YKY
Birsel, S. Şiirin İlkeleri, Broy, 1986.
Barthes, R. Yazının Sıfır Derecesi, Metis 1989
Neruda, P. Saf Şiir Yoktur, Broy 1994

YABANCI DİLDEKİ KAYNAKLAR

Butcher, S. H. Aristotle's Theory of Poetry and Fine Art, Dever Publications, 1951.
Culler, J. Structualist Poetics, Routledge and Kegan Paul, 1975.
Leech, G. N. A Linguistic Guide to Poetry, Routledge, 1969.
Levin, S. R. Linguistic Structures in Poetry, Mouton & Co., 1962.
Riffaterre, M. Semiotics of Poetry, Indiana University Press, 1978.
ŞİİR, ŞAİR

 

Sezgiyle kavramak, bilmek, tanımak.

Şiir, edebiyatta kısaca vezinli ve kafiyeli söz olarak tanımlanır. Şiiri yapan kişiye de şair denir.

İbn Haldun, dilcilere dayanan bu tanımın şiirin gerçeğini anlatmadığını öne sürerek daha ayrıntılı bir tarif yapar: "Şiir, istiare ve belli vasıfları temeline dayanan, vezin ve kafiye bakımından birbirine eşit olan parçalara bölünmüş, her parçası kendi başına önündeki ve sonundaki parçalara muhtaç olmadan maksadı anlatan ve kendine mahsus Arap üslubu üzere terkib edilen belagatli sözdür" (Mukaddime, çev. Zakir Kadiri Ugan, İstanbul, 1988, 235-236).

İbn Haldun bu kapsamlı tanımı da açıklama gereği duyar. Şöyle der açıklamasında: "Tarifimizdeki 'belagatli söz' bir cins olup her belagatli sözü içine alır. 'İstiare ve ayrı vasıfları temeline dayanır' kaydı, bu kayıt ve vasıflar bulunmayan sözleri şiir çerçevesi dışında bırakmak içindir. 'Vezin ve kafiyeleri bakımından birbirine eşit olan parçalarla birbirinden ayrılmış' kaydı ile bütün bilginler nazarında şiir sayılmayan nesirler çıkarılmıştır. 'Maksadı anlatmak bakımından her parça müstakildir' kaydıyla şiirin gereği anlatılmıştır. Çünkü nazım ancak beyitlerinde bu vasıflar bulunduğu takdirde şiir sayılır. Tarifte 'kendine mahsus olan üsluplar üzere terkip dilen' kaydı ile Arap'ın belli başlı üsluplarına uygun olmayan nazımların şiirden sayılmayacağı bildirilmektedir. Çünkü şiirin nazımlarda bulunmayan kendisine has bir üslubu olduğu gibi nesrin de şiirde bulunmayan kendisine mahsus üslupları vardır" (Mukaddime, 3, 236).

Cahiliye dönemi denilen İslâm öncesinde, Arap toplumu için en etkili sanat şiirdi. Cahiliye şiiri toplumsal hayatın en asli görünümlerinden biriydi. Şairin eserinin kaynağı kendi duyguları ile çevresinin duygularının çakıştığı noktalardı. Şair ister bir kabile reisi, ister bir prens, isterse yoksul ve yağmacı bir haydut olsun, daima mensup olduğu toplumun üzerinde hassasiyetle durduğu kimi erdemleri temsil eder, dile getirirdi. Siyasi görüşmelere katılan heyetlerde mutlaka şairler de bulunur; kabile ya da kabileler birliğinin sözcüsü olarak kendisini yetiştiren toplumu temsil ederdi. Kabile, hayatının duygularının, geçmişteki övünç kaynağı olayların, zaferlerinin, düşmanlarına karşı beslediği kinin, onları aşağılayan hicivlerin, çevresini saran doğanın en güzel anlatımını şairin büyülü sözlerinde bulur ve bütün bunları ondan beklerdi. Bu nedenle de şairin şiirlerinin korunmasına ve yayılmasına çalışırdı.

Bir reisin şair olması, kabilesi için büyük bir mutluluktu. Kabileler için başlıca gurur ve şeref kaynağı, büyük şairler yetiştirmiş olmaktı; buna karşılık şairden mahrum olmak yalnız mutsuzluk değil, aynı zamanda utanç ve ayıplanma nedeniydi. Kabilenin şaire olan ihtiyacı, düşman kabile şairinin açtığı yaranın ancak ona aynı tarzda karşılık vermekle kapanabileceğine olan inanış öylesine güçlüydü ki, bu yüzden ortaklaşa şiir yazmak zorunluluğunu duyan kabileler oluyordu.

Şiir Arap kabilelerinin şan ve şereflerini koruyan, mazide başardıkları büyük işleri unutulmaktan kurtaran, hatıralarını canlı tutan ve yayan tek bilgi kaynağıydı. Bu nedenle kimi bilginler şiiri, Arapların en büyük ilimleri olarak nitelemekten kendilerini alamamışlardır. Kimi eski yazarlar da, şiirin Arap toplumu içindeki yer ve önemine değinirken, onun Arapların bütün bilgilerini içine alan, bunların korunmasını sağlayan, daima başvurdukları, yararlandıkları eserleri (divan ilminin ya da divan el-Arap) olduğunu söylemişlerdir. Şiirin Arap toplumu için yerine getirdiği tarihsel ve toplumsal işlev gözönüne alınınca bu değerlendirmelerin abartılı olmadığı görülür.

Şairlerin gücü, yalnız söz sanatındaki ustalıklarından değil, aynı zamanda kâhinlik niteliğini taşımalarından geliyordu. Arap toplumunda çok eskilerden beri şairlerin kendileriyle ilişki kurduğu, bilgi ve ilham aldığı bir cine sahip olduğuna inanılıyordu. Şairler de bu inancı canlı tutmaya özen gösteriyorlardı. Örneğin el-Hatay cinlerden bir arkadaşı bulunduğunu; el-Ferazdak gerektiği zaman cini ile görüştüğünü, Kusayyir şiire bir cinin yardımı ile başladığını söylüyordu. Bu inanç hem ilham kaynağını insan üstü sihirli bir aleme bağlayarak şairde doğa üstü güçler bulunduğu zannını güçlendiriyor, hem de bunun sonucu olarak şiirlerinin etki gücünü artırıyor, ona kâhinlik niteliği kazandırıyordu.

Şiirin ve şairlerin böylesine önem kazandığı cahiliye toplumunda onun gelişmesini sağlayan, onu besleyen kimi etkenler, gelenekler oluşmuştu. Belli günlerde kurulan panayırlarda yapılan şiir yarışmaları, bu geleneklerin en önemlisiydi. Ukaz, Zu'lMecaz, Mecannatu's-Sarh, Duvmetu'l-Cendel, Hacar, Suhar gibi panayırlarda yapılan bu yarışmalarda zamanın en büyük şairi hakemlik eder, şairler en güzel elbiselerini giyerek donatılmış binek hayvanları üzerinde çevrelerini saran halka şiirlerini okurlar, yarışma sonunda birinci gelen şair ilan edilirdi. Kimi şairler de kabilelerinden ayrılarak kendilerine zengin birer koruyucu bulurlardı. Bu şairler nüfuz sahibi hamilerinin yanında kabilelerinin çıkarlarını korurlardı. Lahmî ve Gassanî melikleri böyle birçok şaire koruyuculuk yaparlardı. Hira ve Lahmî sarayları da şiirin gelişmesinde çok etkili olmuşlardı.

Kur'ân, şiir sanatının zirveye ulaştığı bir dönemde nazil olmaya başladı. İlahi kelamın büyüleyici güzelliği karşısında şaşkınlığa uğrayan müşrikler, hemen Hz. Peygamber'i cinlerle ilişkili bir şair olarak değerlendirme yoluna gittiler. Daha sonra da müşrik şairlerin Hz. Muhammed'e (s.a.s) yönelik saldırıları başladı. Bu iki önemli nedenle şiir ve şairler Kur'ân'ın konuları arasına girdi.

Kur'ân'da şiir kelimesi bir kere, şair kelimesi de beş kere (birinde çoğul olarak) geçer. Şiirden söz eden, "Biz ona şiir öğretmedik. Bu onun için gerekmez de" (Yasin, 36/69) âyeti, vahiy ile şiir olayının karıştırılmaması gereğini belirtme amacı taşır. Bu konu vahyin ilahi niteliğinin, Hz. Peygamberin konumunun kavranması açısından çok önemlidir. Bu nedenle Kur'ân, başka bir yerde aynı gerçeği bir kere daha ve yeminle pekiştirerek vurgular: "Hayır, yemin ederim gördüklerinize ve görmediklerinize ki o (Kur'ân) elbette değerli bir elçinin sözüdür. O, bir şair sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz. Bir kâhinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz. Âlemlerin Rabb'inden indirilmiştir" (el-Hakka, 69/38-43).

Kur'ân'da şair kelimesinin geçtiği üç âyet de müşriklerin Hz. Muhammed'e şairlik isnadının reddine ilişkindir. Bu âyetlerde şöyle buyurulur: "Hayır, dediler, (Muhammed'in söyledikleri) karmakarışık rüyalar; hayır onu uydurmuş; hayır o şairdir. (Eğer bizim kendisine inanmamızı istiyorsa) o halde bize, öncekilerin (kavimlerine mucizelerle) gönderildikleri gibi, o da bir mucize getirsin" (Taha, 21/5). "Cinlenmiş bir şair için biz tanrılarımızı mı terk edeceğiz derlerdi. Hayır, o (ne şairdi, ne de mecnun). O gerçeği getirmiş ve peygamberleri de doğrulamıştı" (es-Saffat, 37/36-37). "Yoksa onlar (senin hakkında), 'Bir şairdir, zamanın felaketlerine çarpılmasını gözetiyoruz' mu diyorlar? De ki: gözetleyin, ben de sizinle beraber gözetleyenlerdenim" (et-Tur, 52/30).

Kur'ân'ın şairlerden söz eden son âyetleri, aynı adı taşıyan (Şuara) sûrede yer alır: "Şairlere gelince, onlara da azgınlar uyar. Görmüyor musun onları, (nasıl) her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar? Ve onlar yapmayacakları şeyleri söylerler" (eş-Şuara, 26/224-26). Sûrenin son âyetinde ise bir kısım şairler bu yargının dışına çıkarılırlar: "Ancak iman edenler, salih amel isleyenler, Allah'ı çok ananlar ve kendilerine zulmedildikten sonra (rakiplerine) üstün gelmeye çalışanlar böyle değildir. Zulmedenler, yakında nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini bileceklerdir" (26/227).

Şuara âyetleri müfessirler tarafından genellikle şairlerin ortak niteliklerini, karakterlerini açıklayan âyetler olarak yorumlamış ve bu yorum günümüze kadar sürdürülmüştür. Örneğin çağdaş müfessirlerden Mevdudî, 225. âyeti şöyle anlamlandırır: "Yani, düşünce ve sözlerinde hiçbir model tanımazlar, her vadide başıboş gezinir dururlar. Her yeni dürtü, bunda gerçek payı var mı, yok mu diye düşünmeden kendilerini yeni bir konuda söz söylemeye iter. Bir anlık bir dürtüyle akıllı ve bilgece sözler söylerken, bir başka dürtüyle bu defa kirli ve adi duyguları terennüme başlarlar. Birinden hoşnut oldukları zaman, hemen onun hakkında abartmalı övgülerde bulunurlar; bir de birine gücendikleri zaman hemen onu da yerin dibine batırırlar. Birinden çıkarları varsa, cimri birini, cömert birine ve korkağı yiğide tercih etmekte bir tereddüt göstermezler. Buna karşılık, memnun olmadıkları kişinin karakterini lekelemede, kendisini ve atalarını alaya almada utanç duymazlar. Bu yüzden, aynı şairin şiirlerinde hem Allah'a ibadeti, hem ateizmi, hem materyalizmi, hem ruhçuluğu, hem ahlakçılığı, hem ahlaksızlığı, hem fısk ve fücuru, hem takvayı, hem ciddiyeti, hem şakayı, hem övgüyü hem hicvi yanyana, bir arada görmek mümkündür" (Mevdudi, Tefhimu'l-Kur'ân, İstanbul, 1991, 4, 81).

Şehid Seyyid Kutub da aynı âyetler dolayısıyla şunları söyler: "...Şairler değişip duran tepki ve duyguların esiridir. Duyguları onlara egemendir. Ve ne olursa olsun onları dile getirmeye iter. Bir an içerisinde bir şeyi kapkara görürken bir başka an içerisinde beyaz görebiliyorlar. Bir bakarsınız hoşnut olmuşlar; bir söz söylerler, kızar öfkelenirler tam aksi bir başka söz söylerler. Diğer taraftan şairler belli bir hal üzere sebat göstermeyen bir mizacın sahibi olan kimselerdir. Bununla birlikte onlar, içinde yaşayıp durdukları vehimlerinden alemler yaratırlar, birtakım fiiller tahayyül ederler ve bu fiillerin bir takım sonuçlarını tasarlarlar. Sonra da bunu bir hakikat, bir gerçek gibi kabul eder, ondan etkilenirler. O bakımdan kendi hayallerinde ona göre yaşantılarını düzenledikleri bir başka vahayı uydurup ortaya koymuşlardır" (Nakleden Said Havva, el-Esasfi't-Tefsir, İstanbul 1991, 10, 345).

Kur'ân, diğer sanat dallarının ilke ve kurallarıyla sanatçılarının karakter özellikleriyle ilgilenmediği gibi, şiir sanatıyla ve şairlerle de ilgilenmemiştir. Yukarıda belirtildiği gibi şiir ve şairler iki nedenle Kur'ân'ın konuları arasına girmiştir. Bunlar da vahyin şiire benzetilmeye çalışılması ve şairlerin Hz. Peygamber'in kişiliğinde İslâm'a saldırmalarıdır. Şuara sûresi âyetlerinin muhatabı İbn Zaberi, Hübeyre, Müsafi ve Ümeyye es-Sakafi gibi saldırgan müşrik şairlerdir. Bu nedenle ilgili âyetler bu bağlamda anlamlandırılmalı, şiire ve şairlere ilişkin teori ve çözümlemelerin kaynak metinleri gibi değerlendirilmemeli; bu âyetlere dayanılarak şiir ve şairler hakkında genel hükümler verilmemelidir.

Şiirle ilgili hadislerin bir bölümünde, konunun ele alınış nedeni Kur'ân'dakiyle ayrıdır. Bu hadislerde İslâm'a saldıran şairlerle şiirleri yerilmiş, kötülenmiş; Müslüman şairlerin bunlara karşılık vermeleri teşvik edilmiştir. Örneğin kendisini hicveden şiirler okuyan birisini görünce "Birinizin içinin irinle dolması, şiirle dolmasından daha iyidir" buyurmuştur. Buna karşılık Ka'b bin Mâlik'i, "Onları hicvet, çünkü, nefsimi elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, senin şiirin onlar için oktan daha etkili ve yaralayıcı olacaktır"; Hassan bin Sabit'i de, "Onlarla atış, Cebrail seninledir" diyerek teşvik etmiştir. Hz. Peygamber, bu çerçevede şiiri bir savaş aracı olarak değerlendirir: "Mümin kılıçla olduğu kadar dille de savaşır".

Şiirle ilgili hadislerin bir bölümünde ise Hz. Peygamber'in şiiri farklı bir düzlemde, salt şiir olarak değerlendirdiği görülür. Bu hadislere göre, "Şiirde büyüleyen, etkileyen bir güç vardır". "Kimi şiirde elbette hikmet vardır" "Allah'ın sır hazinesi Arş'ın altındadır ve anahtarı şairlerin dilindedir." Hz. Peygamber, sırf kıskançlığı nedeniyle İslâm'ı kabul etmeyerek Hz. Peygamber'i hicveden şiirler yazan ve böylece Kur'ân'ın eleştirip azarladığı şairler arasına giren Umeyye'nin önceki şiirlerini de Şiiri mü'min, fakat kalbi kâfir" buyurarak bu düzlemde değerlendirir. Özellikle eski Arap şiirinin önemli bir işlevi vardır. Hz. Peygamber, "Bir kelimenin anlamını belirlemede tereddüde düşerseniz Kureyş'in eski şiirlerine başvurunuz" buyurarak bu işlevine dikkat çeker. Bu hadis-i şerifle eski Arap şiiri, Kur'ân'ı anlamada müracaat edilecek önemli kaynaklardan biri durumuna getirilmektedir.

Ashabının da, Hz. Peygamber gibi, genel anlamda şiire olumlu yaklaştığı, hatta büyük önem verdiği bilinmektedir. Hz. Ali'den rivayet edilen şiirler bir divan oluşturacak toplama ulaşır. Belleğinde yüzbinlerce beyt bulunduğu söylenen Hz. Ayşe şiiri bir eğitim aracı olarak görür, "Çocuklarınıza şiir öğretiniz; dilleri tatlılaşır" tavsiyesinde bulunur. Bir şiirindeki gayri meşru içerik nedeniyle bir valisini görevden alan Hz. Ömer bile, "İnsanların sanatları içinde en üstünü şiirdir. İnsan onu ihtiyaç anında takdim eder. Faziletli kalbi şefkatle doldurur, duygulandırır. Alçak kalbleri yatıştırır" diyerek şiirin önemini belirtir.

Şiir, söz sanatlarının en önemlisi ve etkilisidir. Bu özelliği nedeniyle Hz. Peygamber'den bu yana tüm müslümanlar tarafından önemsenmiş, değer verilmiştir. Bu olgu, bir sanat olarak şiirin mübahlığının da tartışılmaz kanıtıdır. Ne var ki konuya tek tek ürünler açısından bakıldığında hüküm değişebilir. Bu durumda belirleyici olan şiirin içeriğidir. İçeriği bakımından gayri meşru bir şiir, mübahlık sınırlarını aşarak haramlar dairesine girmiş sayılır. Bu konuda Şuara sûresi âyetleri Müslümanları aydınlatmakta, onlara yol göstermektedir

Ahmet ÖZALP
  1   2   3   4   5

sosyal ağlarda paylaşma



Benzer:

Şiir, neredeyse dilin doğuşuyla beraber ortaya çıkan bir yazın türüdür. Neredeyse hemen her şairin kendine göre bir şiir anlayışı olduğu için herkesin kabul icon1. (1) Şair yeni bir şiir kitabı yayınladı.(2) Kitap, şairin geleneksel...

Şiir, neredeyse dilin doğuşuyla beraber ortaya çıkan bir yazın türüdür. Neredeyse hemen her şairin kendine göre bir şiir anlayışı olduğu için herkesin kabul iconEh neredeyse bir ermiş olduğu, sesin güzel hatta soprano olduğu çok...

Şiir, neredeyse dilin doğuşuyla beraber ortaya çıkan bir yazın türüdür. Neredeyse hemen her şairin kendine göre bir şiir anlayışı olduğu için herkesin kabul iconBir dilin doğru ve düzgün konuşulup yazılabilmesi için gerekli kuralları...

Şiir, neredeyse dilin doğuşuyla beraber ortaya çıkan bir yazın türüdür. Neredeyse hemen her şairin kendine göre bir şiir anlayışı olduğu için herkesin kabul iconİnsan zihninin emeğiyle ortaya çıkan fikri eserler, günümüz dünyasının...

Şiir, neredeyse dilin doğuşuyla beraber ortaya çıkan bir yazın türüdür. Neredeyse hemen her şairin kendine göre bir şiir anlayışı olduğu için herkesin kabul iconAmuca Kabilesinden olmamakla beraber kabilenin bir ferdi gibi kabul...

Şiir, neredeyse dilin doğuşuyla beraber ortaya çıkan bir yazın türüdür. Neredeyse hemen her şairin kendine göre bir şiir anlayışı olduğu için herkesin kabul iconDöküntü, bir hastalığın neden olduğu, görülebilir bir lezyondur....

Şiir, neredeyse dilin doğuşuyla beraber ortaya çıkan bir yazın türüdür. Neredeyse hemen her şairin kendine göre bir şiir anlayışı olduğu için herkesin kabul iconKötülük Çiçekleri) (Elem Çiçekleri) kitap olarak yayınlandı, içindeki...

Şiir, neredeyse dilin doğuşuyla beraber ortaya çıkan bir yazın türüdür. Neredeyse hemen her şairin kendine göre bir şiir anlayışı olduğu için herkesin kabul iconNormal bir cümlede “Özne”den sonra fiil gelir. Fiiller; bir iş, bir...

Şiir, neredeyse dilin doğuşuyla beraber ortaya çıkan bir yazın türüdür. Neredeyse hemen her şairin kendine göre bir şiir anlayışı olduğu için herkesin kabul iconTapu sicilinin açıklık ilkesine göre tutulan resmî bir sicil olduğunu,...

Şiir, neredeyse dilin doğuşuyla beraber ortaya çıkan bir yazın türüdür. Neredeyse hemen her şairin kendine göre bir şiir anlayışı olduğu için herkesin kabul iconBebek beslenmesinde 0-3 yaş arası kritik bir dönemdir. Bu dönemde...


Yasa




© 2000-2018
kişileri
d.ogren-sen.com